Işıl Haklı
Bekarlar için Sonbahar

Her yerde böyle siyah beyaz klipler. Nazan Öncel bestesi bir şarkı, dikkatli dinleyince sözlerini, insanı yaşadığına pişman eden cinsten hani… Mazhar Alanson kıvamında bir ses. Uzun siyah paltolar, eller cepte… Klipte böyle hatalarını anlamış, sigarayı içine içine çeken olgun Zuhal Olcay yüzlü bir kadın…  

Sonbahar kliplerinde genç kızlar oynamaz hiç. Bir tane de görmedim böyle altında ‘brazilian panties’ üstünde salaş t-shirt takılan kız sonbahar kliplerinde. Onlar yaz kliplerinde olur, yazın hata yapmak serbest, o kızlar hata yaptırır adama… Poposu güzel kızdan korkacaksın. Adamı ipe götürür.

Neyse, sonbahar daha böyle olgunlaşma mevsimi ondan daha olgun kadınlar oynar kliplerde. Hatalarımızı anlamak için 50. yaşımızı bekleyeceksek işimiz var o ayrı yalnız.

Çok drama var bu mevsimin üzerinde, çok kişiselleştirdik bu mevsimi.  Kitaplar, şarkılar, filmler falan derken mevsimin üzerine çöktü depresyon. İçselleştirdik, kadınların regl dönemine döndü mevsim.

Biz de haklıyız ama ne yapalım, Cem Uzan gibi de değiliz ki yılın her mevsiminde yanık ten ve beyaz gömlekle harika hissedelim.  Arada bir dibe iniyoruz işte, adına da ‘mevsim geçişi’ diyoruz.

Tatilde değiliz ama sıkı sıkı da sarılmıyoruz hayata. Tam böyle bir şeylerin olmasını bekliyor gibi takılıyoruz etrafta. Askerlikte bir terim varmış ‘aktif arazi’ diye. Sonbahar onun gibi işte, etrafta görünürsün ama bir iş yapmazsın. Tam hayat böyle belirsizken işte kendine sararsın. Neydim ne oldum kafasına girersin.

İşte bundandır sonbahar, hayata çekidüzen verilen bir dönemdir.

‘Bedelli çıksa da önümüze baksak’ dersin, ‘artık düzgün bir ilişki yaşamak istiyorum’ dersin, ‘istifa mı etsem’ dersin.. Yalnızsan iyice gözüne batar, özlemişsen birini iyice özlersin…

‘Terasınız var mı?’ sorusunun son demleri, buzlu kahvenin son yudumları, etin yanına konulan patatesin salata ile değiştirilmesinin kalan son bir iki haftası, toplu rakı balığın son eğlenceli zamanlarıdır sonbahar. Kışın nereden toplayacaksın o kadar adamı biraraya. Herkes sevgilisiyle kışın. Başlarlar 10 sezonluk bir diziye bir daha araki bulasın onları.

İş güç, ev, hayat falan koymaz çok bu mevsimde de ilişkisel durumlar evlat acısı gibi oturur içine.

İşte bu yüzden, yalnızların son dalıdır sonbahar. Bekarlığın en çok göze battığı tek mevsimdir çünkü.

Aynı zamanda kimin bekar olup olmadığını net anladığın yegane mevsimdir. Krizi fırsata çevirebilirsin yani.

Yazın bekar olmak bir artıdır mesela, kimse de demez ‘yok mu birileri’ diye. Kimse anlamaz zaten hayatında biri var mı yok mu… Kızlarla tatil, after party falan derken, kim ‘kardeşten öte’ kim gerçek kardeş araya kaynar.

Ama sonbahar…  Sonbahar etrafta en çok  göründüğün ve yalnızlığına kılıf uyduramadığın tek mevsimdir. 

Hazır millet ne oldum ne olacağım telaşındayken kafası karışıkken, insanların boşluğundan yararlanıp bulman lazımdır birini ki kışa yalnız girme.

 Londra falan hikaye, tamam belki melankoli olarak yakalarlar sonbaharı ama misyon olarak sonbaharı fırsata çeviremezsin, Pub’tan zevk alan bir halk abi onlar. Koridor şeklinde bir barda bira içip ne kadar eğlenebilirsin ki? Prens William’a yakışıklı diyen bir milletten doğru seçimler yapmasını bekleyemezsin zaten…

“İstanbul’da Sonbahar” biraz daha farklıdır, melankolisinden değil içinde bulundurduğu ürün çeşitliliği yüzünden. İstanbul için bekarlığa veda partisi tadında, son bir kez takılma mevsimi gibi sonbahar bence. Son kez sahalara çıkıp kış için hazırlık yapma mevsimidir. Köprüden önce son çıkış. Son bir vurgun…

Şehir inceden dolar. Hava tam kıvamında. Terlemezsin, dışarda takılsan üşümezsin.

Hava tam gömleğin kollarını kıvırmalık işte anladın.

Erkekte t-shirt, yaşı küçük gösterir çoğu zaman  bir de t-shirt seçimi önemlidir bir anda haftasonu şıklığını yakalamış L.C Waikiki mankeni olabilirsin. Bu yüzden sonbahar tipinin en iyi olduğu mevsimdir aynı zamanda, seni yanlış seçimlerden kurtarır. Tam zamanı yani.

Tam flört zamanı yani sonbahar. Masal doğru söylüyor, kış için hazırlık mevsimi sonbahar.  Ağustos böceği en iyisini yapıyor, etrafta şarkı söyleyeceksin ki kışın evdeyken de eğlenceli bir insan olduğunu kanıtlayasın. Yoksa geçmez o kış evde.

Hüzünlenme, dramaya bağlama hemen iki hava kapandı, bir kupa kahve içtin diye.

Bakma Nazan Öncel’e be o kadar da kötü değil sonbahar.

Senenin Pazartesi günü sonbahar, iyi başla iyi gitsin. 

İstanbullu vs. İzmirli

Çeşme artık İzmir halkının mekanı değil. Hiç bir İzmirli daracık, milletin geçerken masalarına çarptığı sokaklarda oturup Blush’ın şişesine 225TL vermez. İzmirliler Blush içmez bir kere. İçenler 25-30 yaş arasındaki İzmirliler. 40 yaşın üstündekiler içmez. İzmirli dediğin zaten Karşıyaka’daki 250 metrekare evinin geniş terasında kurar rakı sofrasını takılır orada.

Alaçatı bugün Alaçatı ise sebebi sensin İstanbul.

Ben İzmirli değilim, İstanbul’da yaşayan bir Ankaralıyım. 95 yılından beri Çeşme’ye gidiyorum yazlığa. O yüzden iki tarafı da uzaktan izledim ben.

Çeşme’de Murat Dalkılıç’ın sahne aldığı günleri bilirim ben. O zaman daha gençti, albüm falan yoktu. Burnu böyle değildi daha büyüktü. Gözümün önünde afişi, sadece ‘MURAT’ yazardı. Murat gibi Çeşme de burnunu yaptırdı. Murat gibi Çeşme de soyadını kullanmaya başladı. Resmileşti, dikkat et İstanbul’da herkesi soyadıyla anlatırsın herkese. İstanbul’da birden fazla Murat tanırsın çünkü, üstelik her tanıdığın Murat seni tanımaz bile bazen. İşte İzmir ile İstanbul’un farkı burada başlar.

Alaçatı bildiğin ahırdı eskiden. Şimdi hani içine girince ‘Ambiyans çok güzel yaaa, bir de beni tek çek’ diyorsun ya, ha işte orası ahırdı.. Tavanda asılı bakır tava, güveçler falan da yaşlı teyzelerin evinden alınma hep.

Neyse, Alaçatı’nın o bilindik sokağını unut. Orası pert artık. İlerde kaza olmuş gibi bekliyorsun.

Bu sezon ‘Pos makinesi alabilir miyim’ diyeceğimiz yer. HACI MEMİŞ.

Alaçatı’nın arka sokaklarından biri. Bilimum İstanbul mekanları var. Masalar kalabalık. Her masada zeytinyağlı enginar falan var, bildin dimi konsepti… Hepsinin anası yapıyor o yemekleri aslında. Şişe şaraplar var. Blush tabi…

Hatunlar yanmış… Kumsal yanığı değil, kumsalda yananlar Alaçatı’nın o ana sokağında… Bunlar solaryum yanığı, ya da tekne yanığı çünkü başka türlü o kadar eşit yanamazsın. Suada’nın havuzunda hazirandan beri yattıkları için yanmışlar…

Adamlar tiril tiril gömlekleriyle ya da Ted Baker t-shirtleriyle takılıyorlar. H&M de var aralarda da hani göze batmıyor okadar.  Kadınlardan bahsetmiyorum bile…

Ama işin özü ne biliyor musun, kafaları rahat. Bebek’ten kira geliyor çoğuna belli rahat yani… Maillerde hep cc’deler. Bildin dimi o cc ağırlığını… Yüzlerinde o huzur var.

İstanbulda yaşayan P&G, Pfizer, Unilever direktörler bir masada, yan masada MT’ler var… MT’lerin babası İzmirli abi, zenginler…Direktörlerle aynı yerde oturuyor üç günlük bebeler… Y kuşağı işte, biz yani.  O beğenmediğimiz direktörler, sunumdaki her bir rakamı tek tek bilen kök söktüren o direktörler, İstanbul’da en başta baya zorluk çekmişti halbuki… Emek var o Blush’ın her bir kadehinde.

Neyse, Haci Memiş’ten ana sokağa doğru çıktıkça, penyelerin fiyatları düşüyor… Arnavut kaldırımda topuklular göze çarpıyor. Blush yerini sakızlı türk kahvesine bırakıyor. Zeytinyağlılar yerine sakızlı kurabiye yenmeye başlanıyor. Yani diyorum ki Alaçatı’nın içinde bile segmentlere ayrılmışız. Aynı bileklik, bi sokak yukarda 12TL, bir arka sokakta 65TL. Ece Sükan vintage…

Hepsi İstanbullu…

İzmirliler vermez o kadar para açık havaya, zaten onlar hep açık hava. Cam hep açık onlarda. Dikkat et 34 plakaların hepsinin camları kapalıdır, Çeşme’de 35’ler camı açar. Klimalı araba alamadıklarından değil, en iyisini alırlar ama dertleri özgür ruh. Hepsi birer Özgür Willy.

İzmir halkı bu kadar hengame sevmez. İzmirli adama rakısını ver balığını ver yeter. Daraltma adamı, ara sokaklara sokma, trafiğe sokma, park yeri düşünmesin, telefonu hep çalmasın… İstanbul bu yüzden sevilmiyor İzmirliler tarafından. Rahat olmaları lazım onların. Bak İstanbul’da yaşayan İzmirlilerden bahsetmiyorum. İzmir cost utc’den bahsediyorum.

İstanbullular öyle değildir ama hep farklı bir yer ararlar, düzeni bozmak isterler.

Ahtapot Carpaccio yemek için buradan kalkıp 50 km öteye giderler. İzmirli adam gitmez. Alıştığı balıkçıya gider. Ahtapotu bildiği gibi yer. İstanbullu çaba sarfeder, İzmirli önüne ister.

Ya İzmir Starbucks’ın tutmadığı tek yer dünyada ya ötesi var mı? Starbucks’ın zarar ettiği tek şehir olabilir bence. Şimdi onlar bunu burdan alıp milliyetçiliğe bağlarlar ama alakası yok, tamamen gebeşlikten. Adamlar kendilerini üzmüyorlar. Starbucks dediğinin olayı, işe gitmeden önce falan kahve almak yani hani hareket halindeyken de kahve içmek… Adamlar zaten işe 10’da gidiyorlar. İzmir’de büyük şirket mi var %80’i kendi işini yapıyor zaten. Niye acele acele içsin kahvesini adam? Cuma akşamı 3’te otobana çıkıp Çeşme’ye gidecek zaten. İstanbullu gibi Cuma günü yarım saat önce çıkmayı 2 hafta önceden planlayıp zorla kuaföre gitmiyorlar.

İzmirli bilmez Long Weekend için 476 TL uçak bileti vermenin ne demek olduğunu.

Kısacası; İzmirli kendini sever, İstanbullu sevilmek ister.

Tatil biraz da bizi kimsenin tanımaması, bizim kimseyi tanımamamızdır aslında ama İstanbullu ister ki herkes bizi tanısın biz herkesi tanıyalım.

Her ikisini de seviyoruz.

2014 Dünya Kupası

Final: Almanya-Hollanda

Ahtapot Paul değilim, ama ondan daha çok şey gördüm. Hayat öyle denizde bazen yılan balığı taklidi yapıp, bazen kuma yatıp üstüne gelen yengeci kapmakla olmuyor… Tanıyacaksın insanları… ‘Müller’ adında adam varsa bir takımda alır o.. Aynen ilişkiler gibi… Çocuk Robert mezunuysa bi döner bakarsın ikinci kez… Bir kızı hiç görme, tipi hakkında hiç bir fikrin olmasın.. ‘Abi kız dansçıymış’ derlerse, turn on olursun… Belki kız halk oyunları dansçısı..

Bak şimdi, en sevdiğim döneme geldik… Dünya Kupası olsun, El Clasico olsun, Galatasaray- Fenerbahçe maçı olsun severim ben… Çünkü bütün bunlar aynen seni beni yansıtıyor…

Başlayalım.

Bu en güzel dünya kupasıymış. Zaten yaşları itibari ile yaklaşık 5 tane falan kupa görmüş nesil öyle söylüyor en azından. Toplamdaki 64 maçın 44’ü oynandı..  Toplam 126 gol atılmış… (App indirdim her şey var orda, futbolu sevmene gerek yok, her şeyi yazıyor)

 En gollü kupaymış, en heyecanlı kupaymış, en tahmin edilemezmiş, her maç ayrı bir keyifmiş… falan filan.. Öyle değil oğlum.. Kupa Brezilya’da olduğu için o kafaya girdin.

Herkes gülüyor, kameraya çıkınca çıldırıyor, herkesin poposu güzel, şaplak serbest…

Millet desen, biz yürürken bile gol atarız kafasında… İzlemeye giden diğer milletten herkes kendini orda Ronaldinho sanıyor…  Adamların rengi yeşil bir kere… Yani diyorki ‘bi rahat ol yaa, bi gevşe, gel bi tur seviş, maça daha var…’

Bak mesela, herhangi bir festivalde gözüne kızlar çirkin göründü mü hiç? Görünmez… Şorttan yırtıyorlar.. Erkekler de güneş gözlüğünden kurtarıyorlar… Festivalde tanış, çok kafa kız… Ofiste konuş ter kokuyordu dersin…

İsveç’te Dünya Kupası yapılır mı allasen bir düşün. Kimse oynamaz yemin ederim. Kızlar soğuk bir kere… Bak bana bi, sen Türksün… İstediğin kadar ‘beyaz tenli olsun abi, bebek gibi kızlar’ de… Sen popo hasretiyle büyüdün, Brezilya her türlü alır seni…

Gel gör ki bu hayat adil değil… Kim neyi seviyor bilemezsin… Suçu kendinde arama. Ben her şeyi yaptım niye beni seçmedi diye üzülme.

Kimisi Almanya’nın o sakinliğini sever. Ama bak umursamamanın verdiği bir sakinlik değil o… Oyunun sonunu bilen adamın sakinliği. Mangala önce köfteyi, kanadı koyup milletin karnını doldurup bifteği kendisi yiyen adam sakinliği, bildin mi? Tehlikelidir, işini biliyodur. Bakma sen Gana’nın gol atmasına, aşık olduğun çocuk da arada senin istediğini yapar, sanmaki sen istedin diye yaptınız. Biliyor adam arada küçük hareketler yapıcaksın ki maç heyecanlı olsun… Her iki maçta…

Ama Almanya yenilmez değildir herzaman… Taktiği belli, oyunu kuralına göre oynuyor… Biraz kafası çalışan biriyle karşılaşsa yenilebilir. Piskolojik baskı olayı çünkü… Bu ‘çocuk işini biliyor’ dediğin çocuktan korkarsın. Bu Türk takımlarının  önümüzdeki  10 sene boyunca ‘Allahım nolur Barcelona ile eşleşmeyelim’ diye dua etmesi ile aynı.. Almanya’yı görünce karşında direkt geri adım atıyorsun… Halbuki olay disiplin, Müller her sabah 6’da kalkıyor. Karısı manken değil. Ondan korkuyorsun. Bir iş var diyorsun. Zamanında yaşamış, ondan korkuyorsun.

Kimisi bu kadar kuralcı sevmez mesela, bu kadar kendinden emini sevmez.. Kimisi heyecanı sever… İsterki her maçta kan ter içinde kalsın… Ben hiç Almanya’nın ter içinde kaldığını forma çıkardığını gol atınca hareket yaptığını görmedim… Ama Hollanda öyle mi mesela? Arjantin ya da? Onlar her maça ruhunu koyar… Her maçı final gibi oynarlar.. Sevinirler, sinirlenirler, kart yerler… Sanmaki karşısında ki sen olduğun için bu kadar heyecanlı maç… Seninle alakası yok onlar hep öyledir. Bazen onlar yener bazen sen bu yüzden hiç bilemezsin sen iyi bir takım mısın değil misin… Çünkü onlar da kendini bilmiyor, iyi mi değil mi… Bir maç diğerini tutmaz, tahmin edilebilir değildir bu takımlar. Bu yüzden ben üst oyna derim.

Hayat belli olmaz, Casillas olursun… Kızın hasını götürürsün sonra Hollanda’nın teki gelir tokatlar atar seni köşeye… İster İtalya gibi spaghetti  tadında ol eleniyorsun bu hayatta bazen… Güvenmeyeceksin İngiliz asilliğine Robert Koleji mezuniyetine… İngiltere olsan bile bazen kızın aradığı o serkeş Uruguay oluyor… Diş geçiren Suarez oluyor. Kız bazen istiyor ki özür dilemek yerine Suarez gibi ‘olur böyle şeyler’ de geç…

Suarez bugün var yarın yok, ama aşkta kazanır Suarez. En tutkulu şeyleri o yaşar, umrunda değildir çünkü.

Erkekler için de böyle… Orda yılların Brezilya’sı vardır.. Kanıtlanmıştır güzelliği, iyi oyunu.. Gider Belçika’yı tutar… Değişiklik ister, bazen herkesin sevdiğini sevmez. Bir maçta Kosta-Rika’yı beğenir sonra gider yine Hollanda’yı tutar. Anlamazsın ne değişti…

Brazil ya peki? Onlar iyidir aslında, bu sefer benim gözüme çok bir iyi görünmediler. Hırslarından sıyrılmışlar, emekli olup Alaçatı’ya yerleşmiş gibiler sanki. Hani artık iyi futbol için maç izleyen babalar gibiler. Yuvayı kurmuşlar huzurlular. Anın tadını çıkarıyorlar. Fransa hala aranıyor gibi, ama çabası yok. En iyi benim, o kadar iyiyimki sizinle maç bile yapmam kibirinde. Uzun zamandır kimseyle sevişmeyen, kimseyi beğenmeyen ama meslek lisesine talim olan gibi.

Futbol da hayat gibi işte… Bildiğimiz yerden bildiğimiz gibi vurmuyor her zaman. Suç sende değil. Ahmet Mekin olabilirsin ama kız hep Kadir İnanır’ı sever içten içe. Biliyorum saçma… Ne yazıkki mantıklı gelmesi için mantıklı olması gerekmiyor hayatın.

Ben Almanya’yı tutuyorum.  Severim ben o tahmin edilemez netliği ;)

Kızım Herkes Evleniyor!

Bu ara çok ‘evleniyormuş’ haberi aldım ben. Çoğu benim yaşıtım. 25.

Dur dur, yuva kuralım evlenelim falan o konulara girmeyeceğim. 

Erkekler bir gergin, hafif bi tedirginlik falan var ya. Ondan bahsedeceğim.

Evlilik düşkünüyüz ya biz kızlar. Üniversiteden sonra hepimiz hazırız ya. Öyle düşünüyorsunuz ya hani.

Hepiniz de kusursuz adaysınız ya bizim için. İşiniz varsa, iyi bir okuldan mezunsanız, babanızın 2 taneden fazla evi varsa hemen o analarınız ‘oğluşum benim’ diyorlar ya size. ‘Senin gibisini kim bulacak’ diyorlar ya hani. Dizildik sıraya, bir diz çökün önümüzde diye bekliyoruz ya hani.

Ha işte onu anlatıcam.

Biz sizin gibi ‘herkes bana hayran’ cümlesiyle büyümedik beyler. Canımızı yakan şeylerden, halı saha üzerine dürüm gömerek kurtulamadık.

Bize ‘güzel değilsin’ dediler. Sizin gibi sadece anamıza, halamıza sormadık çünkü ‘yakışıklı mıyım?’ diye.

Sanıyorsunuz ya bizim tek hayalimiz gelinlik giyinmek diye; gelinlik giyinmek güzel bir şey tabiki… Ama biraz alt metin okuyun.

Biz Disney filmleriyle büyüdük prenses olmak istiyoruz!

Niye sarışın oluyoruz sanıyorsunuz? Bize o filmlerde yıllarca, sarışın kızların her istediğini elde ettikleri öğretildi.

İster hizmetçi ol ister yıllarca uyu, sarışınsan eğer kralsın, herkes sana hasta…  Ben bunu anladım Disney’den :)

Bak bizim jenerasyon çok kayıp bir nesil. Her şeye o kadar sahibiz ki her şeyimiz o kadar eksik. Canlar yaralı. Kalpler kırık. Dışarıdan baksan hepimiz ‘rahat kafalar’. 

Mesele evlenmek değil, biz istiyoruz ki bir şey ‘sadece bizim’ olsun. Bir şeyi de paylaşmayalım. Herkes çocuktan bir dal almış olmasın bir kerede. Yeter da!

Biz niye böyle düğünlerde ağlıyoruz biliyor musunuz? Bir Eşkıya daha hayatta kaldı diye. Yıldız kaymadı, parlayacak yine diye. Aramızdan birini gerçekten seven birileri var diye. Demek ki oluyormuş diye. Kendimizi avutuyoruz.

Biz hep paylaşmak zorunda kaldık. Küçükken de böyleydi şimdi de böyle. Kimse sadece bizi sevmedi. Siz öyle büyümediğiniz.

Hadi küçüklüğü geç;  adamı master’a yolladık yurt dışına Jane’lerle Annie’lerle paylaştık. İş yerinde IK’dan Özge’yle paylaştık. Game of Thrones izleyecek diye sustuk, akşam maç var diye yalnız yemek yedik, biraz kafa dinlesin diye aramadık. Çok yorgun ya kafası…

İlk önce sizin istediğinizin olduğu bir dünyada yaşıyoruz biz. Kadınların istedikleri oluyor falan demeyin hiç boşuna.  5 yaşında patates kızartması yemek için sabırsızlanıyordunuz, şimdi kahvaltı da bal-kaymak olmayınca da huzursuzlaşıyorsunuz.

Bütün bunlara ne anlamlar yükleniyor bir düşün.  Bu böyle, İstanbul’un göbeğinde  aylık net 3600TL maaşla da çalışsak böyle, Edirne’de kasiyer olsak da böyle.

Sonra bu kızlar hayatlarında ilk kez bütün ilgi onların üzerinde olacağı bir günü hayal ediyorlar diye, sizin gözünüzde ‘para avcısı’ oluyorlar. Zaten hepiniz birer veliahtsınız dimi.

Siz onları kendinizi sevdiğiniz kadar sevmediğiniz için o kızlar ‘anasının gözü’ oldu. Size acımamaya başladı.

Hep uyutuldular öpücüksüz. Uyandıklarında prens yoktu. Disney yalan söylemişti, anladılar.

Sonra da bir daha uyumadılar. Uyumayınca da adları çıktı. Öbür türlü iyiydi tabi, kızlar sizden daha fazla şey bilmezken…

Ve aslında korkunç olmayan bir şeyi, sizin için öyle konumlandırmaya başladılar. İstediler ki hayatta bir kere de olsa birini en az kendiniz kadar önemseyin.

Ondan bu halde bu nesil, istediği kadar modern olsun. Sevseydiniz bizi zamanında adam gibi, böyle mi olurduk. Sevildiğimizi anlamak için ‘evcilik’ oynama ihtiyacı duymazdık. 

Son yıllarda animasyonlar neden hayvanlara yöneldi sanıyorsun? Çocuklara doğru olanı yapmayı, iyilerin her zaman kazandığını öğretmek lazım çizgi filmlerde. Sarışın kızın varoşlardan gelip prensle evlenmesi masumiyetini yitirdi. İşin içine fettanlık girdi. 

1900’lerin ruhuyla 2000’ler zor zanaat. Hele ki aşkta.. Facia hafif kalıyor, karşılığı yok Türkçe’de. Prenses kadar masum kız kalmadı, erkekler desen şimdi nerede öyle tahttan vazgeçip sevdiği kızla çiftçilik yapacak adam… 

Çizgi film dünyası da anladı bunu ondan mamutların aşkına, penguenlerin dansına döndüler.

Korkarım hayat adil beyler. Fasulye ekene nohut biçtirmiyorlar.

Uyuyan güzeller artık biliyor sizi nasıl alt edeceklerini. Konuşmayın hiç boşuna. Kadınlar asla ikna olmaz şu saatten sonra.

Ben en son ne zaman bir erkek tarafından fikrimin değiştirildiğini hatırlamıyorum bile.

Kadınlar evlilik delisi falan değil, siz onlara kendilerini özel hissettiremediğiniz için özelliği beyaz bir elbise de arıyorlar. 

O yani olay, yoksa bizim kalbimiz bizi dinlemiyor, sizin  bi ‘evet’ deyişinizi mi dinleyecek?

 

 

10 Yıl Sonra

Sabah uyanacaksın, yine hava yağmurlu bugün gibi.

Passenger’dan ‘Let her go’ çalıyor. Taaa 10 sene öncesinin şarkısı.

Sağ tarafına bakacaksın ki yanında şuan hayalini kurduğun kişi uyumuyor. Hem zaten o yatağın sağ tarafında da yatmazdı dimi. 

Ya da yanında yatan hiç öyle dergi kapaklarındaki gibi biri değil. Gri bir eşofmanla  yatmış, oysa sen her sabah bel gamzesiyle uyanmak istemiştin.

Hayatının aşkını buldun mu? Sanmıyorum. Kolay bir şey değil o. Gençken rastladın belki, ama kesin kaçırdın elinden. ‘Bilmiyorum yaa kafam karışık’ cümlelerinin arasında kaybolmuştur o. Hem zaten birine hayran olmak çok ütopik dimi.

10 yıl önce yazıldığın spor salonu bir işe yaramamış, Kilo almışsın. Hatta sarkma bile var karnında. Kolların falan da hiç öyle kaslı falan değil. İşe ilk başladığın gündeki kadar dikkat çekici değilsin. Güzel olmak için BB kremden daha fazlasına ihtiyacın var artık ya da bir duş alıp çıkmak yetmiyor dimi, saçlarını düzeltmen lazım. Biraz tepen mi açılmış senin.

İş demişken, işler pek istediğin gibi gitmemiş sanki. Herkesin peşinden koştuğu işinde başarılı tiplerden olamamışsın. Oysa mülakatlarda bundan bilmem kaç yıl sonra kendimi ‘manager’ olarak görüyorum demiştin o kendini beğenmiş sarışın ik’cı kıza. O kız kesin manager olmuştur oysa sen mülakattan sonra ‘mal ya’ demiştin arkasından.

Sen mi? Sen ortalamasın işte. Ama doğru gerçi, sen zaten kariyer odaklı bir tip olmak istemedin hiç. 

Artık günler bütün gün evde dizi izlemeyle geçmiyor dimi? ‘Of akşam üşeniyorum çıkmaya’ diyemiyorsun artık çünkü akşam için seni çağıran kimse yok artık. Maç izlemek bile o kadar zevk vermiyor.

Senin esprilerin falan da çok geriden geliyor sanki. Hayatın çok geriden geliyor. Mucize sana uğramamış. Çünkü sen en başından beri mucizenin kendin olduğunu düşünmüşsün. Sağ tarafında yatanın da seninle pek alakası yok gibi sanki. Çünkü o da zaten normalde sağda yatmazdı, onun da hayalleri vardı. Olmamış. Seninle bile olmamış. Halbuki sen hayat dolu biriydin, bak birinin hayatını bile dolduramamışsın.

Okulda aşık olduğun kız vardı hani, aklına geldi yine bu sabah, rüyanda gördün heralde. Ne güzel kızdı dimi, cevap vermemiştin ama son mesajına.

Geçen gün kahve alırken kasadaki çocuğu, sende şu bölümdeki üst dönem çocuğa benzettin dimi?  İlk tanışmanızı anımsadın hani sonra; o gece ne içmiştiniz ikinizde.

Okuldan mezun olduğun zamanları düşün. En zorunun o zamanlar olduğunu düşünüyordun. Oysa hiç şimdi olduğun kadar boş, yalnız hissetmemiştin kendini. Güzeldi o günler bakma sen. Bir sürü hayalin vardı, yeni insanlarla tanışıyordun, yaptığın vefasızlıklar yüzüne şimdiki kadar sert vurmuyordu. Gelir geçer diyordun. Mutlaka iş arkadaşlarından birinin ev arkadaşı hoşlanırdı zaten senden. Ne kadar yalnız kalabilirdin ki? Sen üniversitenin yakışıklı çocuğusun sonuçta. Sen şu saçları güzel kızsın abi hayat ne kadar kötü olabilir ki. Ders notlarını sana verecek, yakın arkadaş maskesi giyinmiş sana aşık biri bulunurdu illaki.

Neyse, zaman geçti. Artık aramıyorlar dimi seni de? Hani şu doğum gününü asla atlamayanlar vardı bir ara, kaç doğum günüdür ‘iyi ki’ demiyorlar sana saydın mı? Sen hiç birine ‘iyi ki varsın’ dedin mi? Belki ondandır.

Hala ‘neden’ diye sormuyorsun  dimi kendine? Böylesi daha kolay dimi?

Sen hala bahanesi olanlardansın dimi? Artık yemiyor ama dimi kimse bu boş havaları. Aileni özlediğini söylemek, artık seni ‘iyi bir insan’ yapmaya yetmiyor dimi. ‘Kıyamam sana’ demiyor kimse sana artık dimi.

Artık hayat, olayların üstüne gitmediğin zamanki kadar etrafından dolaşarak sana dokunmadan geçmiyor dimi? Yediğin balık, içtiğin bira eskisi gibi tat vermiyor sanki. Gözlerin doldu? Bir şey mi oldu?

Sen hiç sınanmamışsın sanki bugüne kadar, şimdi sınanıyorsun bak. Sana yetişemedi mucize. Ya da peşinden gelmenin anlamsız olduğunu mu düşündü acaba mucizeler?

Güzel şeyler vazgeçmiş sanki senden. Olsun ya, sen aynaya bakınca güzel bir şey gördüğün için ‘nasılsın’ diye bile sormadın bazen. Bedel mi ödüyorsun acaba? 

Kaç yıl geçmiş üzerinden, pişmanlığın çok sanki.

Durumlar böyle yabancı.

Uzakta bırakılmak, uzakta durmaya benzemiyor dimi?

Master Chef

‘Akşam yemek yapıcam sana ;)’

Her genç kızın hayatında en az bir kere kurduğu cümle. En yemek yapmayı bilmeyen bile kurdu bu cümleyi. Mutfağında hala, o eline aldığın zaman bütün elini iflah olmaz bir nem kokusuna teslim eden ‘sarı bezi’ kullanan kızlar bile kurdu bu cümleyi. Kağıt havlu! Please!

Yemek diyip geçme, hakkaten önemli. Bir kaç seçenek var.  Ya Emine Beder olacaksın ki bu gerçekten yemek yapmayı biliyorsun demek. Ya Jamie Oliver ki bu yemek yapmayı biliyorsun demekten öte, evde Digiturk’un var Home Tv’ye para veriyorsun demek.

Eğer bu kızkıza bir yemek olacaksa, hiç sorun değil. Ne yapsan yenir. Tavada mantar, kabak, kırmızı biber çevir üzerine sarımsaklı yoğurt dök, kızlardan en az biri mutlara tabağın ve iki kadehin resmini çekip instagrama koyar. #huzur #bizdeböyle

Gelelim asıl konuya, bu bir çift yemeği olabilir, ya da yazdığın çocuk ve ya kız için organize edilmiş toplu bir yemek olabilir. İşte ozaman kritik!

Amaç ev yemeği yapmak değil karıştırma. Bu yaptığın ev yemeği değil. Ev yemeği için fasulyeyi akşamda ıslatman lazımdı. Acılı etli kurufasulye, yanına da turşu çıkarman lazımdı. Anası yapsa ekmekle gömülür içine ama sen yaparsan bazen ters tepebilir. Yıllarca kurufasulye, etli ıspanak yemeği ile büyümüş adam üniversite de tanışmıştır prosciutto’yla ama sen önüne kurufasulye koyunca bir anda seni ‘varoş’ diye tagler. Dikkat et. Mesela biri bana bamya yapsa ben baya mutlu olurum. Onu temizleyebiliyorsa, sabırlı çocuktur derim baş tacı ederim.

Korkma, entel yemeğin 3 temel noktası var.

Biberiye, salkım cherry domates ama salkımından ayırmayacaksın domatesleri ve kabuğu soyulmamış patates.

İlk adım Makro Center ya da Carrefour Express. Böyle bir yemeğin malzemesi Şok’tan alınmaz.

Ayaş domatesi aramıyoruz. Bize baby ıspanak, arpacık soğan, salkım domates, dal dal biberiye bazen kişniş, tane hardal, keçi peyniri falan lazım.

Balık işine girme. Ortalama bir erkeği yaptığın balıkla tatmin etme olasılığın çok düşük. Somon, palamut falan bunları balıktan saymazlar. İstersen git Norveç’te kendi elinle tut, yine de sallamaz. Hele sahil şeridinden gelme birine yapıyorsan balık, bittin. Ne yaparsan yap, Bostanlı’da bilmem nerenin barbunu kadar iyi yapamayacaksın. Adamın yaptığı da barbunu tavada kızartmak ha, öyle gurme bir şey arama yani.

Balığı geç, koktuğunla kalırsın. Bir de sonrasında helva, ayva tatlısı falan yapmayacaksan hiiiçç yarışa girme.

Ustalık taslayacaksın ama aslında olayın Big Chefs yemeği yapmak. Hepsini fırına atacaksın. Patateslerin kabuklarını soyma, dörde böl. Jamie tarzı bu. Büyük seviyoruz unutma.

Zeytinyağı, tuz, biberiye ile masaj yap onlara. Ama unutma bu çok önemli bir şey gibi davranacaksın.

Bir fırın kabı al içine patatesleri, arpacık soğanı, başka ne atmak istiyorsan at. Bazılarının patlıcana alerjisi olur ona dikkat et. Tavada etleri çevir biraz. Mühürle yani. Anladın ;) Onları da kaba koy biraz sıcak su koy ve altın vuruş için hemen üzerine de dal domatesi koy. At fırına.

Salata? Yani böyle yeşil ağırlıklı olacak ama domates kesmeyeceksin içine, avokado falan kullan.

Tatlı? Bu iş kritik, ben hiç girme derim. Orada da bir sınır var. ‘Beyaz Fırın’ kıvamında tatlı yapıyorsan ne güzel ama sanmıyorum. Ebru Şallı gibi meyvelerin üzerine bal dökersen de küfür eder çocuk. Cupcake erkek işi değildir. O bakımdan girme o işe.

Bırak tatlı yerine seni yesinler. Zaten bu yemeğin amacı karın doyurmak değil.

Şarabı sen alma, çünkü sen çok önemli yemek yaptın ya şarabı onlar getirsin. Bir şey yapıyor gibi hissetmeleri lazım unutma.

Şarabı ‘Selection’ seçerler mi bilmiyorum. Valla sana denk gelirse öylesi iyisin. Normal şartlarda sıradan bir kalecik karası da iş görür.

Kız dediğin yemeği yaptıktan sonra duşa girer, ve sonrasında ‘ev kıyafeti’ görünümünde ama yeni alınmış bol şalvar, şort, omzu düşük t-shirt falan giyer. Bunlar o kızın her zamanki ev kıyafeti değil. Unutma. Teyit etmek için Oysho yeni sezona bakabilirsin.

Yemeği kız yapıyor gibi anlattım, erkeksen net hamur açman lazım. Piza hamuru açabiliyorsan kazandın. Ama kız evdeyken yapacaksın. Ya da et işine gireceksin. Güveç falan da iş görür.

Yemek işi önemli, gidişatı değiştirir, yeni ilişkiler inşa eder.

Yemek yapana arkadan sarılmak vardır ki asıl amacımız buna ulaşmak zaten.

Afiyet Olsun!

3 Yıldır Haklıyım

Başlık biraz iddialı oldu farkındayım.

Genelde ezik şeyler yazıyorum gerçi ben, ‘kırgın bir kızın not defteri’ tarzında. Öyle mi sence? Valla öyleyse 3 yıldır okuyorsun o yaralı kuşu :)

Ne düşünürsen düşün bebeğim ben bugün burayı anlatacağım.

Ben öyle çok ünlü köşe yazarlarından değilim, bloğumu milyonlar da okumuyor. Gerçi Google Analitics sağolsun milyonlar olmasa da onbinler okuyor her yazıyı ;) En çok patlayan El Clasico’dur gerçi.

3 yıldır yazıyormuşum bu bloğu, Tumblr mail attı oradan öğrendim. 3 yıl önce yarın ilk yazımı paylaşmışım (Tik Tak Tik Tak).

Bakma, ben başladığım günü dün gibi hatırlıyorum ben yaşadığım yaptığım her şeyi dün gibi hatırlıyorum o yüzden başlamıştım zaten.

Unutmak insanın başına gelen güzel bir şeydir, benim başıma gelmedi.

Neyse, ben neden yazıyorum sen neden okuyorsun biliyor musun? Çünkü suçu inkâr etmenin en etkili yolu, karşı tarafın kafasına cevabı kendi zaaflarını ifşa eden sorular yerleştirmektir. Zaaflarımı yazıyorum. Bütün bu blog zaafları olan bir kızın yazdıkları değil mi sence de?

Başına gelenlerle dalga geçerek umursamaz gibi davranan ancak böyle saldıran birinin yazdığı şeyler değil mi sence de? Karşınızdakinin sizin hakkınızda gizlilik içinde düşündüklerini, cesaret edip yüzünüze söyleyemeyeceği hastalıklı fikirleri birden sahneye çıkartıvermek en etkili saldırıdır. Bunu sağlayabilirseniz rakip paralize olur. Yakalanma duygusu her zaman geri adım attırır insanlara, ihtimali bile yüz kızartır. Bu yüzden de mesela sen hiç okumamış gibi davranmıyor musun çoğu zaman?

Yazdığım her şeyi yaşamadım, yaşadığım her şeyi de yazmadım.  Sen de zaten yaşadığın her şeyden bahsetmedin her zaman.

Her ne kadar Google’a ‘sevişmek’ ‘yatakta kız’ falan yazınca benim bloğum çıksada aslında burası, hayattaki en büyük tehlikenin sevilmek, kendi sevdiğiniz şeyle olan ilişkinizin sağlıksızlaşması olduğunu anlatan bir yer.

 Tamam farkındayım ‘İdeal Gün’ diye bir yazı yazıp ‘Bir Erkeği Yatağa Atmak’ tan bahsedince çok öyle gibi durmuyor :)

Ben her ne kadar rahat olun salın gitsin desemde aslında burası, ‘seni sevmeyen birini sarhoşken arayamazsın, seni sevmeyen birini gece yarısından sonra arayamazsın, seni sevmeyen birini öğleden sonra bile arayamazsın, belki akşamüstü mesaj çekersin’ diyen bir yer.  Seni sevmeyen insanların olduğunu kabul etmen gereken bir yer.

Her ne kadar değişimden, vazgeçmekten, geride bırakmaktan bahsetsemde aslında burası,  ‘Ne kadar değişirsen değiş, yine de yaptığın şeylerin bedelini ödersin’ diyen bir yer.

One Night Stand’lerden, fuckbuddy’lerden, Hatunların Efendi Adam Yerine Piç Tercihinden’den, Chill Out Hayatlar’dan bahsetsemde aslında burası; bu çocukları nasıl kırdıklarını, nasıl kendilerine benzettiklerini, nasıl sakatladıklarını anlatan, sakatlanmadan büyüselerdi eğer nasıl insanlar olacaklarını merak eden bir yer.

Burası aslında ‘Paris çok güzel bir şehir’ demek yerine, iyi bir şeyi kötü söyleyen bir yer. (Kaltak Paris)

Kurban olmak, kalpsiz olmaya giden en kestirme yoldur. Kurban olduğunuzda iki seçeneğiniz kalır, ya insan posası olursunuz ya da biriken öfkenizle bir kalpsize dönüşürsünüz. Burası öfkeli bir yer. Gel gör ki o öfkeyle beraber erkeklere arada yüklenirken ‘Erkek Olmak’ın ne kadar zor bir şey olduğuna inanan bir yer.

Biriktiren ve normal kalmaya çalışan biri olarak, pek çok fırsattan bahsederken aslında Bazı Şanslar Bir Kereliktir diye bağıran bir yer burası, kolay değil. Çok zor bile değil. Beter. Çünkü bir de nasıl mücadele etmeniz gerektiğinin dersini vermeye kalkan bir yer burası. Sanki kendisi cevapları biliyormuş gibi…

Daha yazılacak çok şey var, daha ne büyük göğüslü ne parlak ten rengi çoraplı kızlar var, ne kırmızı pantolonlu ama Kurt Seyit değil sadece sokak köpeği olabilen erkekler var.

Daha çok kırılıcaz oğlum, daha ne dalga geçiceksin kötü yatak performanslarıyla. Daha dur, kız seni aldatacak ‘yok abi ben ayrıldım’ diyeceksin millete ama içinden bileceksin kızın başkasıyla yeni pozisyonlarını…

Daha çok ağlayacaksın,  haftanın 2 günü çok gülebilirsin ama gerisinde bir sürü tatsız şey düşüneceksin.

Yazarız hepsini rahat ol. Her şey için teşekkür ederim.

Unutma, bence sen de haklısın.

Usta Sen Ol Bu Sefer Çırağım Ben

Fantastik romanlarda geçer, ‘Ejderha derisine çok az şey zarar verebilir’ diye.

 O ejderha ile baş edebilmek için ya Arthur’un kılıcına ihtiyacın vardır ya da Arthur’un yüreğine. Kalınlaşmıştır yani o deri artık. Ustalaşmıştır.

Hayat kadını gibidir. Umursamaz seni, bu yüzden bir şey yapamazsın. Yapsan da zevk alamazsın aslında. Onun seni sallamadığını bilirsin.

Adı ‘hayat kadını’ ama ne kadar kendi hayatının ustası sence?

Usta olmak demek her şeyi görmek demek mi?  ‘Geç bunları’ demek mi? Ruhunu kaybetmek demek mi hayatta ustalaşmak?

Hiç sanmıyorum.  Ustalaşmak demek, anlamak demek. Sabretmek demek.

Aynı nasır tutmuş parmaklar gibi, kalbin de derisi kalınlaşır bu hayatta doğru haklısın. Evet öyle. Ama bak dikkat et bu bir daha kırılmaz demek değil.  Kırılır ama öyle kalmayacağını bilir demek.

Tecrübe demek, ‘bir daha yapmıcam’ demek değil. ‘Bir dahaki sefere ne yapacağımı biliyorum’ demek.

Hayatta usta olmak için yaşlanmana gerek yok. Afeti Devran olmana gerek yok.

Sadece zamanla sadece sabırla olmuyor ustalık. Bağlı kalmak lazım hayata. Hayatına bağlı kalmak lazım. Kendini sevmek lazım. ‘Zaten en iyi böyle yaşayabilirdim’ demek lazım giderken. ‘En fazla bu kadar sevebilirdim’ demek.  

Ustalık bazen severken bile gitmek demek, bazen severken gitmek gerek.

Sen derinin kalınlaştığını düşünürken, ‘bir daha bana bunun olmasına izin vermeyeceğim’ derken,  ‘nefretim o kadar büyük ki tadı ağzıma geliyor’ derken, duvarlar örüyosun etrafına.

Bir duvar örmek demek, insanları ikiye bölmek demek, o insanı ikiye bölmek demek. Unutma, kimse yanında bir parçası başka bir yerde birini istemez. Ne o öyle, Picasso tablosu gibi, vücudu oluşturan bütün uzuvlar var ama başka başka yerlerde.

Günün sonunda bir bakmışsın her şeyi bildiğini düşünen kızıl saçlı etine dolgun izmirli kadınlar gibi balkonda rakı deviriyorsun.

Ama yalnızsın. Unutma kimse isteyerek yalnız yürümez. Kendi seçiminmiş gibi yapma.

Neden peki? Zamanında Arthur kılıklı biri taş attı sana diye, derin kalınlaştı sandın. Oysa o gerçek bir kılıç darbesi bile değildi.  Sen bilge Gandalf oldun  sandın ama aslında dip boyası gelmiş birisine dönüştün sadece.

Hayatı öğrenmek zor evet haklısın, arada tribe girmek gerek haklısın. Arada yorgunmuş gibi yapmak lazım haklısın. Arada yarı yoldan dönmüş gibi davranmak lazım haklısın. Ama unutma hepsi bahane. Hepsi senin kendini ‘usta’ gibi hissetmen için birer bahane. Gel görki hepsi başkalarının gözünde usta gibi görünmek için birer bahane.

Kendi hayatının ustası olmak amacımız, en büyük ihtiyacımız sadakat.

Kendine sadık olmak gerek.

Kalbini tanımak, derini tanımak lazım.

Usta olmak demek, ‘yemem ben bunları’ demek değil.  Kalamarın tavası güzel oluyor ama bir de ızgarasını deneyelim demek.

Gerçek Arthur’lar gerçek kılıçlarla belki kendinin bile bilmediğin yerlerine saldıracaklar. Böyle bir kan kaybı yok belki. Bırak saldırsınlar. Sen kendini biliyorsun unutma. Küçük bir çırak olduğun günden beri o bedende yaşıyorsun. Çırağı olmayana usta denir mi?

Bu hayatta çabalayacaksın ve belki sonunda bir şey olacak. Bir şey olmama ihtimali yüzünden kalamar yemekten vazgeçme.

İt Olmak

We are all programmed to believe that if a guy acts like a total jerk that means he likes you”
He’s Just Not That IntoYou Beginning Scene


Tamam, biz bir yerde bir şeyleri kaçırdık. Kabul. Erkekler peki? Evet evet, sen. Şu kendini ‘The Wolf of Wallstreet’ sanan, senden bahsediyorum.

Sen daha nasıl ‘jerk’ olunur bilmiyorsun. Gelmiş burda bize köpek çekiyorsun.

Kıza geç cevap vermekle, pazar sabahı dün geceden kalma kıyafetler ile sabahın 8’inde 45 yıllık beton merdivenli bir apartmandan çıkıp taksiye binmekle olmaz o iş. Felsefesini anlaman lazım olayın.

Üniversitede hepiniz bu yola baş koydunuz. Gri eşofmanlar, uykusuz haller, kızlara yol vermeler, bel detayları… Orası çöplük, trash traffic unut orayı… Visit gelir ama satışa dönüşmez. Chuck Bass olmak için de para gerekiyor tabi, arada kaldınız… Şimdi sabah 8.30’da mesai yapıyorsunuz, bütün gün excel vlookup, pivot table… Ne anladım ben o çakaldan?

Bak ben çalışmana bir şey demiyorum zaten olması gereken bu. Ama böyle bir hayat yaşarken kızların karşısına gelip atar gider yapma gözünü seviyim. Kendin ol biraz. Sıkıldın Yemeksepeti’nden, istiyorsun biliyorum şöyle sulu acılı patates yemeği. Rol kesme.

Bak ben senin tarafındayım. Karşındaki ırk zaten duygusal, ağa düşer hemen. Sen böyle davranınca hiç çekilmiyorsun.

Bence ‘jerk’ erkek nasıl olur biliyor musun?

Bana sorarsan 27’den sonra olur. Biraz oturmanız lazım sizin, ev iş falan yoluna girmeli yoksa çarpa çarpa ilerliyorsunuz daha kendinizi tanımadan bir de çakal çukal davranmaya çalışıyorsunuz olmuyor zira. Gerek yok, piç olmak için 27’yi bekle sonrasında yapıştır derim ben ama şimdiden olucam diye tutturduysan başlayalım.

Bak şimdi; bir kere bir yeteneğin olacak, tamam excel yap bütün gün o sorun değil ama seni farklı kılacak bir şeye sahip olman lazım. Kızı şaşırtman lazım. Bu bütün filmlerin imdb notunu bilmek de olabilir, ata binmekte ne biliyim ne varsa elinde işte. Kendini bir şekilde konumlandırman lazım.

Kızlar büyüdü, o serkeş umursamaz adamlara it olma şansını dahi vermiyorlar artık. O yüzden hala o yolda ilerlersen kaybedersin. Şimdi bu devirde senin ilgili olman lazım. Mıç mıç olursan avın ürker. Kızın ipi uzun olacak. Anladın? Hani bilecek sen etrafta bir yerlerdesin ama öyle dibinde bitmiyorsun. Mesaj atacaksın, arayacaksın kızı. Sorumluluk sahibisin. Herkese karşı sorumluluk sahibisin ama sadece kıza karşı değil. Ailen, arkadaşların, işin, iş arkadaşların… Kısacası ‘sen sevilen birisin yaa’…

Olgun olman lazım. ‘Biz bu yollardan geçtik, artık doyduk’ tarzında takılman lazım. Ama bir geçmişin olacak, kız bilecek yani bir kaç isim. Ama artık o zamanlar geride kaldı her mini eteğe dönüp bakmıyorsun. Hani Rihanna güzel evet ama sen daha çok Riley Keough tarzı kızları beğeniyorsun. Hatta Marion Cotillard tarzı da olur. Victoria’s Secret izliyorsun oradaki kızlar da güzel, hatta baya güzel bunu kabul ediyorsun ama aklın ister istemez arkada çalan müziğe gidiyor ‘buna dubstep remix mi yapmışlar?’ diye soruyosun. Anladın mı olayı? Hani aslında senin ilgini çeken başka şeyler de var tüm olayın bombshell değil…

Buraya kadar gayet düzgün bir profil çizdik değil mi? Baya iyi eğer her şey böyle giderse. İşte ‘it olmak’ böyle bir şey. Bir şey yapmayacaksın. Meryem’e sen dokunmayacaksın, bırakıcaksın Meryem kendi kendisine dünyaya getirsin İsa’yı. Kız zamanla arıza çıkartır. O kadar rahatsın ki zamanla şüphe uyandırır. O kadar dürüstsün ki zamanla irite eder. Kızı onu sevdiğine inandıracaksın, ama sen eski kulağı kesiklerdensin en son neyi sevdin hatırlamıyorsun bile.

Ama tabi amacın buysa. Kızı seviyorsan susar otururum, derdin egonu tatmin etmekse yukardakiler gibi bir adam ol yeter.

Yani Pazar sabahı erkenden evden çıkıp gitme, kızı al kahvaltıya götür. One Night Stand’in sabahında kızı kahvaltıya götürürsen hem kız arkandan ‘öküz’ demez, tam tersi tutulur sana, hem de Pazar gününü kızla geçirmeden kolayca kurtulursun.

Unutma, üçüncü kattan düşmek de, yüzüncü kattan düşmek kadar hasar bırakır.

En yüksekten atmana gerek yok kızı, hatta sen itmeyeceksin kızı, bırak kendisi düşsün.

Kadınlar en çok kendilerinden başka suçlayacak kimse bulamadıklarında tutulurlar bu aşk belasına sen beni dinle.

Yalnız bunları yapmak zor bak böyle anlatırKen kolay geliyor da zor yani…

En temizi sev kızı gitsin, ya da hiç bulaşma… O seni kesin seviyordur oğlum aptal olma.

Kork Benden!

Harry Potter’ı okudun mu? Serinin en iyi kitabı kesinlikle 3. kitap. ‘Harry Potter and the Prisoner of Azkaban’, çocuk kitabı falan değil o.

Çocuklar örümcekten korkar, hayaletlerden korkar, gök gürültüsünden korkar. İhtimallerine şaşırırsınız.

Ama asıl mesele, çocuklar neden korktuklarını bilirler.

Kitapta ‘boggart’ diye sihirli bir yaratık var. Türkçe’ye ‘böcürt’ diye çevirmişler. Her neyse, bu böcürtün özelliği karşısındaki insanın en çok korktuğu şeye dönüşmesi. Saklı olduğu kutunun kapağını açıyorsun ve içinden senin en korktuğun şey çıkıyor.

Sen en çok korktuğun şeyi biliyor musun? Ya sen en çok yılandan korktuğunu sanarken kutudan bambaşka bir şey çıkarsa? Ya böcürt seni senden daha iyi tanıyorsa? Hiç düşünmediğin bir şeyden korktuğunu canlı canlı görürsen ne yapacağını biliyor musun? Ya korktuğunda yanında olmasını istediğin bir şey çıkarsa kutudan? En çok korktuğun aslında oysa?

Yani diyorum ki kabuslarında gördüğün değil de kabus görünce sarılmak istediğin şeyse ya korktuğun?

‘Onun ipiyle kuyuya inilir mi?’ denir ya bizde, Hollanda’da kastettiğimiz şeyi söylemek için şöyle soruyorlarmış: ‘Onun evinde saklanır mısın?’

Çok ağır değil mi laf, bana baya ağır geldi. Anne Frank yüzünden böyle diyorlar galiba.

Korktuğun şeyi anlayacak, mücadelenin anlamlı olduğuna inanan hadi inanmasa bile saygı duyan kimi tanıyorsun? Sen kendin korktuğun şeye saygı duyuyor musun? Korktuğun zaman sen kendinin yanında olmak ister miydin? 

Böyle ellerini nereye koyacağını bilmediğin zamanların olmadı mı hiç, ben mesela cepsiz şeylere dayanamam. İnsan ellerini nereye koyacağını şaşırıyor. Her şaşırmamda da şaşırmamış gibi yapıyorum. Zaman o kadar geçti ki, gözümün altındaki damara bile rol yaptırmayı öğrendim ben. Sen de muhtemelen. Korkmuyormuş gibi görünmeyi öğrettiler yani bize. Ama gel görki hala en rahat uyuma pozisyonu dizlerini karnına doğru çekip içine kapanmak aslında. Korktuğun kadar samimisin aslında.

Korku güzeldir. Sevgiden, aştan falan daha kuvvetlidir. Sırf korktuğun için hayatta kalabilirsin ya da sırf korktuğun için atlayabilirsin köprüden.

Birini anlamadığın zaman korkmuyor musun mesela, çözemediğin zaman. Ben korkuyorum. Benim, ‘nasıl bir özelliğin olmasını isterdin?’ tarzı sorulara verdiğim tek ve değişmez cevap ‘görünmez olmak’

İstiyorum ki bazen herkes oynasın ben uzaktan bakıyım.  İstiyorum ki bütün korkularını göreyim insanların. Bazen birini tanımak için en sevdiği rengi bilmenin hiç bir anlamı yok, en korktuğu şeyi bilmedikten sonra.

Gel gör ki kimse bilmiyor ki neden korktuğunu, kimse o kutuları açtırmıyor. Kimse aslında neden korktuğunu kabul etmek istemiyor. Neyi sevdiğini kabul etmediği gibi.

Blair Waldorf olabilirsin ama aslında en çok Chuck Bass’ten korkuyorsun. Kişi kendinden bilir çünkü. Bir yanın Chuck’ın evinde saklanmak istiyor ama bir yanın emin değil O sen de saklansa O’nu ele verir miydin bilmiyorsun.

Nejat İşler mesela, ölümden korktuğunu sanmıyorum. Zamanında bir röportajında şöyle demişti; “Mücadelenin gerçek olduğu bi yerde yaşamalıyım ben, mesela doğa. Burada mücadele gerçek. Buna katlanabilirim ama öbürüne kafam basmıyor.”

Sahtelikten korkuyor. Çünkü bence kendisi de biliyor bazen o alaycı gülümsemesinin altındaki ‘Kaybedenler Kulübü’ edebiyatçısının arada sahte olduğunu, rol yaptığını.

En çok kendin gibi olandan korkuyorsun çünkü bazen.

40 Things To Say Before You Die

Forbes geçen sene; “40 Things To Say Before You Die” diye bir yazı yayınladı. Linki paylaşacağım, yazının sonunda okursun. Ama önce beni dinle.

Maddeler baya güzel, ama çok ilginç bir şey yok. Zaten hergün farkında olmadan söylediğin bir sürü şey var içinde. Şimdi sen okuyunca muhtemelen ‘ya biz söylüyoruz zaten bunları hergün’ dersin.

Bu 40 cümle arasından kim kazanmış biliyor musun? ‘Seni Seviyorum’ falan değil korkma hemen, ‘iyi ki varsın’ falan da değil… The Notebook değil yani raad ol. 1. Sırada ‘I understand’ var. Şimdi diyorsun ‘ne yani bu önemli bir şey değil ki’

Hayır, bu hayatta önemli olmaktan ya da sevilmekten daha mühim bir şey varsa o da farkında olmak aslında. Kulağa kolay geliyor ama söyleyebilecek kadar inanmıyoruz bu cümleye çoğu zaman.

‘Mal mıyız biz, anlıyoruz her şeyi’ diyorsun şimdi. Hiiiiiiiç sanmıyorum. Bu zaten kişisel bir şey değil, biz toplu olarak bir şeyleri anlamıyoruz. İşimize mi gelmiyor, anlarsak gecenin sonunda sevişemeyeceğimizi mi düşünüyoruz, olur da farkedersek moralimiz mi bozulur sanıyoruz bilmiyorum da var bir mallık hepimizde.

Bak şimdi; kadınlar kendilerine umut verilmemesine rağmen umut edebilen tek canlıdır bu hayatta. O kadar yıl geçti, milyonlarca kitap yazıldı. Duygu Asena geldi geçti. Ece Temelkuran hala burada. Kadın dünyasını yazan, kadınları anladığını sanan boynunda atkısı ile Tuna Kiremitçi bile kitap çıkardı bizim hakkımızda ki karısını hamileyken İclal Aydın gibi biri için terketmiş bir adam kadınları ne kadar yazabilir?

Ama biz anlamadık olayı, hala umut ediyoruz bir şeyler için. Ne olduğu önemli değil. Kadınlar hep ‘aslında öyle değil’ sanıyor. Aslında tam olarak ‘öyle’. Anlamamak için elimizden geleni yapıyoruz. Farketmemek için.  Çünkü ancak böyle hayatta kalabiliyoruz.

Erkeklerde farklı değil bence. Sen hiç bir erkeğin kendi mallığı yüzünden oluşan bir olayın sonucuna karşı duyarlı olduğunu gördün mü?

Çok basit anlatacağım. Bir erkek bir kızı itse yanlışlıkla, kız düşse, o an kaldırır kızı ‘pardon yaa’ der. Hatta ‘pardon’ derse şükret.

(Erkekler özür dilemez kolay kolay ‘özür dilerim’ çok nadir duyulur). 

Güler bir iki, sen de bozuntuya vermemek için gülersin. Kızsın ya, gurur ağzından burnundan çıkacak. Neyse, bir daha o konuyu açmaz. ‘Kolun nasıl oldu?’ demez. ‘Seni de ittik ya bişi yok dimi bi yerinde’ diye sormaz ikinci kez. Hikaye basit, mesele itmek değil anladın olayı sen. Olayın üstüne gitmez, kendisine ders verilmesini istemez. Günün sonunda konuyu akışında yaşıyoruza bağlar. Hiç bir şey umrumda değil tavrını takınır, bu tavrı takınmak için sweatshirt kopşonuna ihtiyaçları var yoksa bu tavrı takınamıyorlar.

Hikayeyi uyarla her şeye. Erkekler bir şeyleri düzeltmek için uğraşmazlar. Sen düzeltirsen ses çıkartmazlar. Aslında farkında da işte kabul etmiyor. Çünkü bunu anlaması demek aynı zamanda ‘ya ben ne hıyar bi herifim’ anlamına da gelir. Oyüzden hiiiiiççç o topa girmez. Asla kendi kendine ‘I understand’ demez.

 Ama sen buna kafanda kılıflar uydurursun, kadınsın çünkü. ‘Ya şapşik utanıyor konuyu açmıyor heralde benim aramamı bekliyor’ diye ikna edersin kendini. Hala ‘aslında öyle değil’ diyorsun. Çünkü olayı anlaması nasıl onu ‘hıyar’ yapıyorsa senin de olayı anlaman aynı zamanda onun seni sevmediği anlamına geliyor, bu yüksek sesle söylendiğinde sana acı verdiği için anlamamayı seçiyorsun. Böyle bir döngü içinde yaşayıp gidiyoruz işte.

İşte bu yüzden bu hayatta her şeyin en başını seviyoruz. Çünkü insanları ciddi görmenizi sağlar başlangıç. İnsanlar hakkında pek fazla bir şey bilmediğiniz için onların size kendilerini anlatmalarına izin verdiğiniz tek yerdir başlangıç. Farkında olunacak bir şey yoktur. Hareketlere anlam yüklenmeyen tek yerdir orası.

İşte bu yüzden farkında olmak, bir şeyleri anlamak pek çok şeyden daha önemlidir. Ölmeden önce kendini kandırmamayı öğrenmen lazım yani işin özü bu aslında.

Seni seviyorumlar, kıyamamlar, iyiki varsınlar falan hep en tilki esnafların akşam tezgâhları. Önce kendisini anlamış sonra seni anlamak isteyen biriyle karşılaşmanız dileğiyle!!!

Forbes; http://www.forbes.com/sites/jessicahagy/2012/10/04/40-things-to-say-before-you-die/

Mülakat Sorularım

Bir sürü case study çözmüşsündür hayatın boyunca, ben çözdüm. Hem okulda hem iş mülakatlarında. Bir sürü sınava girdim ben, sende girdin. İngilizce, genel yetenek, öss… Hatta ben kreşe girerken de beni sınava aldılar. Tavşanın içini taşırmadan boyayabiliyormuyum diye. Boyamasaydım belki bana gerizekalı diyeceklerdi. Annem baya stresliydi hatırlıyorum, tavşan ne alemde diye.

Hatta tavşanı kırmızıya boyadım diye test sonucunda bana ‘çevresiyle ilgisiz’ dediler. Düşün bana? Farkında değilmişim, çevremi izlemiyormuşum. Hayatım etrafımı izlemekle geçti benim :)

Seni herkes tarafından kabul gören kalıplara soktular bu yaşına kadar. İstediğin kadar alternatif ol, ‘farklıyım ben’ diye dolaş ortada, yetenekli ol, ne biliyim o tavşanı 3 yaşındayken Van Gogh tarzında boyamış ol. Yine de McKinsey mülakatına gidip o case’leri çözeceksin. ‘Marketing’ ile bozduysan kafanı bir sürü ‘Creative idea’ üretmen gerekecek, hiç inanmasan bile.

Oysa ben kimseyi ‘case study’ ile tanıyabileceğime inanmıyorum. Çünkü bence, olmanız gerekenler ortadan kalkınca olduğumuz insanlar olacağız hepimiz. Olmamız gerekenler kafamızı çok karıştırıyor.

Çok basit, ama mesela ben bir insanın Pazar gününü nasıl geçirdiğine bakarak o insan hakkında baya bir fikir edinebiliyorum. Pazar en savunmasız gündür çünkü. Pazar günü durursun bir kendine bakarsın. Eğer huzurlu mutlu bir insansan en çok Pazar günü hissedersin bunu. Silver Lining Playbook’ta dediği gibi ‘The world will break your heart ten ways to Sunday.’

Durmak iyidir. Müzikte durak, nota değerindedir. Pazar günleri durur dünya. Durulur insanlar. Pazar günü iyidir. Pazar günü sana kendini verir.

Bak şimdi, o case’lerde, mülakatlarda sana sorulmayan sorular sorucam sana. Kendime de sorarım hep. Bu cevaplar tanıtır sana kendini. Bence senin, üçgen ve kareden sonra hangi şeklin geleceğine 3 saniyede karar vermeden önce kendinle ilgili aşağıdakilere karar vermen gerekiyor.

 en sevdiğin kelime?

-

nefret ettiğin kelime?

-

ne seni heyecanlandırır?

-

heyecanını ne öldürür?

-

en sevdiğin ses nedir?

-

nefret ettiğin ses nedir?

-

hangi mesleği yapmak istemezdin?

-

hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdin?

-

kendin olmasaydınız kim olmak isterdin?

-

nerede yaşamak isterdin?

-

en önemli kusurun ne?

-

sana en fazla keyif veren kötü huyun ne?

-

kahramanın kim?

-

en çok kullandığın küfür?

-

hayat felsefeni hangi slogan özetler?

-

mutluluk rüyan ne?

-

Sence mutsuzluğun tanımı?

-

nasıl ölmek isterdin?

-

öldüğünde cennete gidersen tanrı’ nın kapıda sana ne söylemesini istersin?

-

Soruları cevapla, sonra bir dur düşün. Cevabın yoksa, baya bir düşün. İnsan bir kez bir sınır geçince artık hangi sınırları geçeceğini hiç kestiremiyor. Kaybolduğun çöl, seni bulanla aynı olmuyor unutma.

Hayata ne verdiğine ve ne istediğine karar ver. Sen kendini 1.5 saatte anlatabilen biri misin?

1 Ocak Sabahı

Bak baştan anlaşalım o sabah evde altlarında iç çamaşırları üstsüz bir şekilde kanepede, yerde uyuyan kızlar olmayacak.  O kanatlı sırt çizgili ama ağır mal olan erkeklerinin birinin koynunda da uyanmayacaksın. Buzdolabının kapağı açık, mutfak tezgahında ki içki devrilmiş şıp şıp yere damlıyor falan öyle şeyler olmayacak. Şu hani ‘The sound you need’ var ya Youtube’ta.  Kızlar aşmış falan, ha işte onlar gibi kızlar da olmayacak. Hatta sen hiç öyle kız gördün mü canlı? Anladın?

Hayır bütün bunlar olmadığı gibi, öyle yeni bir başlangıç falan da değil o sabah. Asıl konu bu aslında. Her şey daha iyi, daha farklı olmayacak. Yani bir sabahla olacak işler değil onlar. Bir gece önceki dileklerin de gerçekleşmeyecek bence. Çünkü yanlış şeylere inanıp yanlış şeyler diliyorsun sen bu hayattan.

Yeni yıldan huzur mutluluk sağlık başarı falan isterken bir elinde ot bir elin de kızın memesinde  olursa o dilek gerçekleşmez. Zaten jenerik şeyler istersen hayattan, kapalı her kapıyı tek bir yolla çalarsan ya da hiç durup düşünmediysen ne hissettiğini bu hayatta unut sen 2014’te bir şeye benzemeyecek.

Bak şimdi;

Bir kitap var, The Collector. John Fowles’in kitabı. Kitap iki bölüm. İlk bölümde 1. tekil şahıs tarafından anlatılan olaylar, ikinci bölümde karşı tarafın, “kurbanın” ağzından anlatılır. İçiniz kararır, gerilirsiniz. İlk bölümde olayları direkt nedenleriyle okuruz. İkinci bölümdeyse Miranda’nın anlatımıyla nasıllar devreye girer ve taşlar yerine oturur. Caliban’dan yani sığlıktan, zevksizlikten, zayıflıktan tiksinir hale gelirsiniz. Evet doğru tahmin ettin, ilk bölüm erkek ikinci bölüm kadının ağzından. Mesele kadın erkek değil. Daha iyi bir yıl için bazen durup yaptığın hareketlerin karşı tarafa kendini nasıl hissettirdiğini düşün.

Aptal bir erkeğe güzel göğüslü bir kadın çekici gelebilir, ancak akıllı erkek için, zorluklara göğüs geren kadınksjksfkadjfıaekmfsakgmldşskfaşlsgfaisgçv….

Anladın mı? Saçmasapan laflarla uğraşma. Yukardaki zaten topyekün yalan ona bir şey demiyorum da hani genelde de aforizmalara klişelere göre yaşama hayatını. Başkasının gözlemlediği, yorum yaptığı bir konuyu kabullenme hemen. Bırak bi kendin gör önce olacakları yeni yılda.

‘İyiki var’ dediğin bir şey bul. Kahve kupası bile olur. Arada bir şeylere, birilerine sığınmanın kötü bir şey olmadığını anla. Bırak bir şeye ihtiyacın olsun. İhtiyaç duymak da ihtiyaç duyulmak da çok güzeldir, unutma.

Yıllardır seni tanıyan bir arkadaşının aslında seni hiç anlamamış olduğunu farkettin mi hiç. Bana oldu geçen hafta. Olayı hiç anlamamış. Geçen hafta farkettim. Benimle yarım saat önce tanışan birinin bana bakabileceği şekilde bakıyormuş bana. Geçen gün anladım.

Yeni yılda, insanlara kendini anlatmaya çalışma.  

İletişim, insanlar birbirini zorlamadan ve yormadan anladıklarında kıymetlidir. Günün sonunda herkes anlamak istediğini anlayacak, görmek istediğini görecek. Bazen farkında olmazsın ama birinin seni anlaması demek kendiyle ilgili bastırılmış bir sürü şeyi de anlaması demektir. Kendi canını yakmamak için seni de anlamamayı seçer. Bu hayatta dürüst olman gereken tek kişi kendinsin unutma.  Bütün fikirlerini sadece kendine dürüstçe söylemen lazım.  Hissettiğin şeyleri umursamayan insanlara anlatma.

Şiddetle inanırım, fikir özgürlüğü, sanıldığının aksine her düşündüğünü söyleyebilmek değil, gerçek fikirlerini gizleyebilmektir çoğu zaman.

Eğlen! Hayatına bak. O gece kızın biriyle tanışıp sevişmek istiyorsan seviş. Hoşlandığın çocuğa mesaj atmak istiyorsan at. Drama yaratma hayatına. İçinden geleni yaparken etrafındakileri kırma sadece. Karşılıklı her ne yapıyorsanız iki tarafında aynı hislerde olduğuna emin ol. Yani işin özü sen kızı fuckbuddy’in sanarken o seni erkek arkadaşı sanmasın. Got it?

Aşkı geç, ben bir erkek ve kadının birbirleriyle yatmak isteyip istemediklerine bile ilk 10 dakikada karar verdiklerine inanıyorum. Biri seni sevmediyse, sevmeyecektir. Cümleleri döndürme kafanda. Mesajları okuma baştan. Farklı bir anlamı yok hiç birinin. Kendini kimseye sevdirmeye çalışma bu yıl. Aklından çıkarma, sevmek ve değer bilmek ne öğretilir, ne genetiktir. İnsan sevmek ve değerini bilmek, kabiliyettir. Farklı bir yeteneği olmayan insanlarla uğraşma. Kabiliyetli insanları tut etrafında.

Hayat adil değil derler ya. Öyle değil bence. Adil bir yer. Bir yerde eşitleniyorsun. Hemen aklına intikam, karma falan gelmesin. Kendi içinde eşitleniyorsun. Vazgeçiyorsun, umursamıyorsun. Bir şekilde hayat sana kendini geri veriyor. İlla canını yakan şeylerin ortadan kaybolması gerekmiyor. Görmemeyi öğreniyorsun. Ex’in cayır cayır ateşlerde yanmasına gerek yok, etlerini tırnak makasıyla yolmana da gerek yok. Fiziksel acı, gece rahat uyuyamamak kadar etkili bir şey değildir. Bir gün herkes farkına varır bir şeylerin.  Belki senin de farketmen gereken şeyler vardır, bilmiyorum. İnsanlar seni hayal kırıklığına uğratıyor olabilir tamam, peki bir gün kalkıp gerçek hayal kırıklığının kendin olduğunu farkedersen? O zaman ne yapacağını biliyor musun? Sıra sana gelecek. Sıra muhakkak sana gelecek… Bugün anlamamayı seçiyorsun ya, yarın kafana vura vura…  Bunu bilerek gir 2014’e. Bir sene biterken o yıl yaptıkların geri de kalmaz. Yaptığın şeylerin sorumluluğunu al bu yıl. Büyü biraz. Öyle işte.

Doğal ol, kendin gibi ol, 2014’te…

Bir şişe şarabı beğenmek için tek bir yudum yeterlidir. Beğendiğini söylemek için şarabın bitmesini, şişenin kırılmasını beklemeye gerek yok.

Mutlu Yıllar! 

Hangimiz Tertemiz?

Asghar Farhadi’nin  filmlerinden birinde şöyle bir replik geçiyor. “Kötü bir son, sonsuz bir umutsuzluktan iyidir.” 

Bu geçiyor bu ara aklımdan. Yemek yaparken geliyor aklıma. Halbuki ben aklıma bir şey gelmesin diye yemek yaparım.

Şu bloğu yemek bloğuna çevirsem mi diye de düşünmüyor değilim. Daha bi ‘girly’ sanki ha. Hem yemek bloğu daha güvenli kız için. Dik başlı değil. Narin, naif. Daha bir ‘ideal kız bloğu’.

Yazık bize ya. Hakkaten. Ben baya acıyorum bize. Bak bu sefer ayırmayacağım erkek-kadın diye, farketmez çünkü. Bu konuda ikimiz de kötüyüz.

Bi haller var sende de biliyorum. Belli oluyor. 

Hani böyle baksan her şey yolunda ama saçma bir mutsuzluk var üzerinde. 

Gece dışarda o birayı içerken ‘sikerler ben neler gördüm geçirdim yemem bunları’ bakışı atıyosun, senden ateş isteyen sevişme çağındaki çocuğa. Halbuki yoruldun annem yoruldun gülüm biliyorum. Her şeyi kontrol etmekten, her şeyin bu kadar farkında olmaktan. Kızsın bir kere, sen ilgiye ihtiyacın olarak doğdun, istersen Florence Nightingale ol. Bırak çocuk en bildiği şekilde yavşasın sana. Hem verip vermeyeceğinden de emin değil niye büyük adımlar atsın sana. Seninkinde altın mı asılı. Bırak bi çocuk istesin ateş. Ama yok duramıyosun illa, anlayacaksın bileceksin her şeyi. Ama biliyorum ben niye böyle yaptığını, zamanında bi sallamamışlar seni de belli.

Hiç hesap yaptın mı kimbilir kaç kez kötü sonların hatta kötü bile değil sadece istemediğin sonların acısına katlanmaktansa saçma sapan konuşmaların, akışına bırakmanın metamfetaminiyle uyuşturdun kendini. (özellikle bunu seçtim Breaking Bad falan izliyosunuz ya)

‘Biz buraya iyi müzik dinlemeye geldik’ bakışı atıyorsun etrafa. Yakışıklısın, anladık deep house seviyorsun, üzerinde özenmediğini gösteren ‘giyindim çıktım, gece çıkarken süslenecek halim yok heralde’ diye bağıran ama aslında Beymen Blender’dan  159TL’ye alınmış yakası kayık beyaz bir T-shirt var anladık tamam. Ama erkeksin bir kere seni ‘turn on’ etmek için sigara için ateş istemek yeterli olur kimi zaman. Özünü niye inkar ediyorsun, bırak gülümse kıza. Ne oluyor yani kızı takmayınca, o akşam eve elinle dönünce noluyor. Ama yok illa Dj’lik yapan şu altında külot üzerinde bol bi t-shirt olan makyajsız da güzel efsane hatunlarla uyanıyorum imajı vereceksin. Lan o hatunlar senin 3 metrekare evinde niye uyansın hıyar.

Neyse, sonuç olarak yolunda gitmeyen bir şeyler var iki tarafta da. Sarıyoruz bloglara, tweetlere, Esra Erol’la dalga geçiyoruz ama hangimiz oraya çıkacak kadar cesaretliyiz tartışılır. Biz anca müziğin arkasındaki o ince detayı yakalayıp deri tayt ve düz bilekte bot giyinip, gri bol t-shirt geçirelim üstümüze özgüvenliyiz ya. Sonra da ‘duymamışım canım ya’…. Instagram resmini masaüstünden mi paylaştın peki?

Niye yaptık bunları biliyor musun, çünkü insan en çok kendine kıyamıyor. Kandırdık durduk kendimizi. İçtik içtik, hahah kıza bak ‘Sarı Tutku’ gibi dedik. (Youtube it, Ankara efsanesi). Çocuğun tipe bak maliyede memur gibi giyinmiş dedik. Adı da ‘mutluyuz’ oldu. Gel gör ki unuttuk,  bir insana kıymak da illa kafasına silah dayayıp tetiği çekmekle olmuyor. Gerçeklerin insandan gizlenmesi de bir tür cinayet aslında. 

Ben kaç kez sustum. Hislerimin yarattığı ruh hallerini gizledim. Her telefonda hiç bir şey olmamış gibi yaptım sesimi. ‘İyilik ya sen napıyorsun, aynen ben de çok yoğunum ya hiç vaktim yok’ dedim.  Her karşılaştığımda güldüm, hiç aklıma gelmemiş gibi. ‘Hadi ya, öyle mi oldu hiç bilmiyordum’ dedim. Çoktan konu üzerine kat bile çıkmışken. En yakın arkadaşlarımla adına whatsapp’ta grup bile kurmuşken.

Birine aşık olan insanlara, bununla beslenen insanlara, o yolun sonunda bir gün aynı kişiye duyacakları kırgınlıktan başka pek de bir şey olmadığını söylemedim hiç. Bıraktım, onları aç bırakan ben olmak istemedim. Demek ki bilmek istemiyorlar dedim. Acımızdan öldük oğlum biz. Ondan bu haldeyiz.

Ama biz böyleyiz dimi, kaçıyoruz. Anlamak istemiyoruz, şakaya vuruyoruz. Onun seni sevmediğinden kaçıyorsun mesela, hiç sevilmediğinden kaçıyorsun. O saçma işte çalıştığından kaçıyorsun. Vefalı olmaktan kaçıyorsun. Birileri için bir şey yapmış olmaktan ya da yapmaktan kaçıyorsun. İstiyorsun ki kimse dokunmasın sana ama sevilen biri ol. O kız seni sevsin, o çocuk seninle yatmak istesin (bu iyi bir şey mi tam bilmiyorum), 1.5 senelik kıçı kırık iş tecrüben ile ‘önemli biri’ gibi görünmek istiyorsun. Ama işin özü hep daha çok sevilmek istiyorsun. Birinin önceliği ol, biri vazgeçemesin senden istiyorsun.  

Çünkü tam onun saatleri. Suç sende değil aslında. Biyolojik saatin geldi. Aslında şimdi başlıyor ergenlik farkında değilsin. Önceki ergenlik dönemi kolaydı, burada anlaşılacak kim parkuru sırtında cesetsiz tamamlayacak. Bu sefer anlaşılacak senin nasıl bir insan olduğun.

Diğerinde derdin annen ve babanlaydı, ‘seni anlamıyorlardı’ ama şimdi derdin kendinle. Sen kendini yeteri kadar anlıyor musun? Ne istiyorsun biliyor musun? Anlamak istiyor musun ya da kendini gerçekten?

Anlamak yalnız kalmak demektir diye yazmış Yılmaz Erdoğan ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?’ oyununda.

Yalnız kalmaktan korktuğumuz için mi çok anlamış gibi görünüp aslında anlamıyoruz acaba?

Bir Erkeği Yatağa Atmak

Bilinenin aksine bir erkeği yatağa atmak, bir kadını yatağa atmaktan daha zordur. Çünkü karşındaki oluşum kadın kadar karmaşık olmadığı için fazla drama karşısında kendisini geri çeker.

Avını bir kere ürküttün mü, bir daha o bayıra otlanmaya gelmez.

Aynı şekilde otunu yediği bayıra da bir daha kolay kolay geri gelmez.

Bak şimdi, tamam düzgün anlatıcam.

Erkekler iyi bir futbol maçını sekse tercih ediyormuş.

Ben yapmadım bu çıkarımı, birileri yapmış. Bence tam doğru değil, yani doğru da yeterince açıklanmamış.

Bak şimdi, focus grup falan hikaye. Gelsin bana sorsunlar. O yüz kişiyi düzgün dinlememişler. Kurgu yanlış bir kere.

Çünkü en başta bir kere erkek dediğin oluşum seçim yapmaz. Yapısına aykırı.

5 yaşındayken annesi, oyuncak ve spor ayakkabı arasında seçim yapmasını istediği zaman ağladı. 12 yaşında ödev yapmak ve sinemaya gitmek arasında seçim yapması gerektiğinde ödevini yapmadığı gibi sinemaya da gitmedi ve ertesi gün okula da gitmedi. 19 yaşındayken kız, ayrılmaları ve hareketlerinin değişmesi konusunda bir seçim yapmasını istediğinde tribe girip arabadan indi. Hem değişmedi hem ertesi gün ‘naber’ yazdı.

Bu hayatta ne istediğini bilen çok az insan var. Ondan bu haldesin zaten.

Erkekler de öyledir. Onların ancak ne istemediğinden emin olabilirsiniz, ne istedikleri dibsiz birer kuyudur.

Bir yere ona masaj yapmak için bekleyen, heyecandan dikleşmiş göğüs uçları saten babydoll’undan belirginleşen huzurlu, dingin Rosie Huntington-Whiteley koy. Bir de böyle easy going bir şey koy, erkeğin tuttuğu takımın formasını giydir kıza. Hani kız öyle güneşte kalmış kaşar değil ama hani gideri olsun biraz anladın sen. Eli ayağı durmayanlardan. İki esprisine gülsün, ‘kolay lokma’ değilim tribine girsin, arada gülümsesin. Bak ikisi de sadece takılmak için haa, hani öyle ciddi bir ilişkiden bahsetmiyorum. İkisi de hazır beklesin. Kafası karışır, mala bağlar. Hangisini seçeceğini bilemez. İkisini de bırakır, gider dürüm yer.

Bak yapar bunu, şaka değil.

Tamam neyi istedikleri konusunda kafaları karışıktır bunların ama, neyi istemediklerini çok iyi bilir erkekler.

Niye dürümü seçti biliyor musun? Karmaşa, drama istemiyor. Zevk duyduğu bir şey için bile seçim yapmak, iki kız arasında gidip gelmek olayı karıştırır. Seks eğer gelişine güzelse güzeldir onlar için. Aynı anda birden fazla kız yok, varsada ortada seçim, yalan rüzgarı yok, kız dünden razı bir de gelmiş kucağına oturmuşsa ancak o zaman dürümden vazgeçer. Sekse giden yolda efor sarfetmeyecekse, inisiyatif almayacaksa güzeldir o yol.

Ben çok severim, bi film vardır. ‘Music from Another Room’ diye. Filmde bir laf geçer. “Aşk yan odadan gelen müzik gibidir ve ayarı senin kontrolünde olmadığı için güzeldir.” Laf aşktan bahsediyor gibi görünüyor ama bence erkeği de anlatıyor. Karşındaki erkeğin kontrolü sende olmadığı zaman güzeldir aşk.

Erkek de böyle işte, akışına bırakınca zevk duyar kızdanda, sekstente, aşktanda.

Bilinenin aksine erkekler oyun oynamaz. Çünkü oyun onların eliyle oynadıkları gibi oynanmaz. Bilirler. Oyunun sadece git geli yoktur, daha karmaşık bir iştir o.

Erkekler hayatlarına bakar, ondan zordur onları yatağa atmak. Bir kız bir erkekle yatarken milyonlarca şey düşünür. bi laf var ya hani, “Eski sevgiliniz sizi izliyormuş gibi sevişin!” Erkek adam bunu yapmaz. Çünkü sağlıklı bir erkek o esnada bırak düşünmeyi, önünü bile göremez.

Anladın mı konuyu? Ondan işte futbol maçını tercih eder. Çünkü neyi istemediğini biliyor. Kalp kırmakla suçlanmak istemiyor. Ondan mesela telefonlara falan çıkmazlar bazen. Derdi kızla değil. Hatta bundan 5 yıl sonra o kızla evlenebilir bile. Şuursuz biraz.Yani o telefonu açıp açmaması kızı isteyip istememesi demek değildir. Huzursuzluk istemiyor. Kadın özellikle açar o telefonu mesela, kavga etmek ister çünkü.

Erkekler bu hayat konusunda kadınlardan daha akıllı,

Hayat sürekli kızgın ve tetikte yaşanmayacak kadar kısadır. Ve erkekler korkarım bunun kadınlardan daha çok farkındadır.

Dürüm de çoğu zaman hayat kurtarır. (Soslu-soğanlı)