Isil Hakli
Erkekler ne İster?

Narin ve uzun bir boyun, kavisli bir bel çukuru ve diz kapağının arkası…

Bu bel çukuru, bel gamzesi olayına takık baya bu bizim panpalar…  Onları görebilecek düzeye gelene kadar dikkat ettikleri bi kaç şey de var tabi…

En baştan söyleyeceğim, yazıyı yazarken yardım aldım…  Biraz konuştum bizimkilerle, biraz gözlem yaptım… Yine en baştan söyleyeceğim onlara çekici gelen ve bana anlattıkları her şey yazıda yok, (antlaşma yaptım;) ben yazarım da fazla detaya gerek yok…

Pes oynamayı bilen kız, trip atmayan kız… Bu değil hayallerindeki kız. Haftasonu da halı sahaya gelsin kız, defansa koyarsın…

Kızlar! Gülüşünüz önemli. O içten, o samimi, o sıcacık gülüşleri seviyorlarmış. (Bu cümle hiç benlik bi cümle olmadı, fazla sevimli benim için.) Gülüşün olayı, pozitif kızları sevmeye dayanıyor aslında. Cıvıl cıvıl, neşeli, hayat dolu kızlar her zaman çekici gelir erkeklere… Aynı şey kızlar için de geçerli, onlar da “kendilerini güldüren erkekleri” severler ya… Ben çok öyle değilim mesela, bi “dark side’ı” olacak erkek adamın, ne biliyim bazen tek başına koşuya falan çıksın, arada canı sıkkın olsun ben severim. Ne o öyle paso gülen erkek mi olur… Erkekler bazen yalnız kalmak ister.

Gelelim yemeğe! Şimdi yemek diyince aklına seksi iç çamaşırları ve jartiyerle muhteşem bi mutfakta makarnaya domatesli sos yapan, hatta sosun tadına bakarken (yanlışlıkla) biraz üzerine damlatmış olan Candice Swanepoe gelmesin. Yemek yapabilen kız isterler ama çok ince bi çizgi var arada… Sadece yemek yapabilen kız istemezler. O zaman gidip hepsi gözlemecilerle evlenirdi. Zaten o bel gamzesi bel çukuru olayına girmişse, jartiyer giyecek kadar kendine güveniyorsa, gülüşü seni alıp götürüyorsa üstüne bi de yemek yapabiliyorsa, bitti “win-win”.

 O annesinin kuru patlıcan dolmasını seven, babaannesinin yuvalamasına bayılan, köftenin yanında yoğurdu kaşık kaşık götüren, börülce salatasıydı, ege otlarıydı diye ölüp biten erkek bi anda o domates soslu makarnaya tav olur. “Bebeğim ellerine sağlık, ben seni yirim” der.

Bak bunlar far ve rimelin farkını bilmiyor zaten bilmek de istemiyorlar… Bülent Ersoy gibi dolanmayacaksın etrafta. Üstelik rimelin ne olduğunu tam bilmeyen bu bebişler, ucuz fondöteni anlıyorlar kızlar dikkat… Bak bana şöyle anlattılar “ya böyle suratlarına bi şey sürüyorlar pütür pütür ten rengi gibi bişi ama ten renginde değil, o ney ya!”

Uçuk pembe bi allık, hafif bi parlatıcı… Yaz makyajı yani… Yeter.

“Kafa kız”. Herkesin kafası ayrı, herkesin çevirmek istediği muhabbet ayrı bu konuyu genelleyemem ama hepsinin ortak söylediği bi şey var ki o da “ kızın muhabbeti baymayacak usta”.  Olayları basite indirgesin, kelimelerden binlerce anlam çıkarmasın istiyorlar. Kendilerini değiştirmeye çalışmadan, kendilerini sevecek kadınlar istiyorlar. Esprilerine gülsün, onun yanında kendini iyi hissettiğini hissettirsin istiyorlar. Erkekler kafasında 1000 tane tilkiyle dolaşmayan kızları istiyorlar.

İlgi! Herkes ilgi bekler. Erkekler biraz daha çok. Kadınların içindeki o amazon arada ağır basıyor,  ilgi falan istemiyorlar. Yok dur, tek göğüsümü kesicem diye tutturma hemen. İlgi istediğimiz zaman da fazla istiyoruz haklısınız. Erkekler öyle değilmiş ama hep dozunda hafif bi ilgi isterlermiş. Bu bazen sadece saçlarıyla oynamak olur, bazen kalabalığın için kolunu tutmak… Ama erkekler hissetmek ister, yanındakinin gerçekten yanında olduğunu. Üniversite hayatlarında annesinin ve arkadaşlarının ilgisini severler, baba olduklarında kızlarının arkadaşlarının ilgisi hoşlarına gider.

Güzel göğüs, tendeki tuz, açık saç, (yataktan kalkmış açık saç) sabah mahmurluğu… Buradan masaj yapmayı bilmesine kadar gidiyor muhabbet…

 Ama önemli gülüp geçmeyin. Tamam, “sev beni, besle beni, asla terk etme beni” anlayışıyla Garfield’ı andırıyorlar zaman zaman ama onlar erkek unutmayın, bi kadından bazen ideal bi anne olmasını beklerken bazen işveli-cilveli garson kız olmasını bekliyorlar.

Aslında erkekler çok bi şey istemiyor. Kadınlar zor. Fazla beklentimiz var. Onlar sadece karınları doysun, sevgilileri gereksiz trip atmasın, maç izleyecekleri zaman dırdır yapılmasın, erkek arkadaşlarıyla buluşacakları zaman kıskançlık krizlerine girilip burnundan getirilmesin, sürekli ağlayan değil muhabbeti hoş kafa bir sevgilisi olsun, tutkulu sevişilsin. Bu kadar. Vallahi bu kadar. Adamların aradığı şey huzur kısacası. Huzur verirseniz huzur alırsınız. Öyle tepenize çıkması falan söz konusu değil, bu isteklerini abartmadan, yeterli miktarda karşılarsanız o adam ne başkasına gider, ne de sizi üzer.

Saat saat bakacak olursak eğer…

00.00 - 07.30 seks, uyku, konfor.
07.30 - 07.35 biraz daha uyku.
07.35 - 07.40 lütfen biraz daha uyku.
07.40 - 08.00 Güzel bi kahvaltı.

08.30 - 18.00 daha akıllı insanlarla beraber çalışmak, lütfen hafta sonu gelsin.
18.00 - 19.00 trafikte bir kaç adam öldürmek, evine gitmek, bir an önce kendine vakit ayırmak.
19.00 - 24.00 sessizlik, huzur, ilgi.

Bi kadın bütün bunları bilip hala sana huzur vermiyorsa… zamanında tat kaçırmışsın demektir. Öptüms!

Erkekleri çekici yapan detaylar

İnsana sevdiği çekici geliyor…(bkz. Salak kız repliği)

Heee

Yok, böyle bi dünya… Vardır bazı detaylar zaten o detaylar olduğu için seversin adamı.

Bilinenin aksine Ferrari, Porsche, Lamborghini, Bugatti, Mclaren, Saleen, Koenigsegg, Ascari, Ssc, Maserati, Rollsroyce, Aston Martin, Pagani dolu bi garaj değil bize çekici gelen. En azından bana çekici gelmez. Ben bana çekici gelenleri anlatacağım belki kızlar da kendilerini bulur… Belki sen de kendini bulursun ;)

Bak ben kıvrak zekâ, espri anlayışı falan gibi klişelerden de bahsetmeyeceğim. Daha bi detay. Başlayalım.

“Ben balık sevmem” Ben de seni sevmem… Erkek adam balıktan anlayacak. Hangi balığın hangi mevsim de yeneceğini bilmesi bana çekici gelir. Balığı sevmeme ihtimalini düşünmek bile istemiyorum.

Kollarındaki, dirsekten bileğe inen damarlar. Hatta damarlı eller. Of bebeğim ne yaptın sen öyle ya…

Karpuz seçmeyi ve kesmeyi bilmesi. Budur! Cidden bak, güzel bi karpuz seçsin, bi de onu mındar etmeden kessin olur o iş. Sanılanın aksine benim için büyük bi öncelik değildir  “yemek yapmayı bilen erkek”. Hatta havuçlu tarçınlı kek yapabilen erkek bana itici bile gelir… Havuçlu kek ney ya! Salata falan yapsın, et kızartsın.

T-shirt çıkartma hareketi. Ya bak bu çok temel bişi. Bunu yap canımı ye. Anladık mı bu hareketin ne olduğunu? Enseden yakalanan t-shirt tek elle kafadan çıkartılıp aşağı çekiliyor. Bak gözümün önüne bi kaç sahne geldi, kötü oldum.

Çocukla çocuk olması! Saçma gelecek belki ama ben severim bi çocukla karşılaşınca en az onun kadar çocuk olan onunla oynayabilen şımaran erkeği. Hatta bi çocuğun benimle değil onunla daha iyi anlaşması çekicidir.

Ama yumurtayı tek elle kırmaları yok mu ooof!. Çılgın seni, kafamı da kır lütfen. Severim, yumurta iş yapar.

Paralel olsun düz olsun, park ettiği yerden çıkarken gerçekleştirdiği direksiyon çevirme hareketleri. Ya ben buna bakarım ya. Çok salakça gelebilir sana ama ben bakarım buna yaa! Artist olmaya çalışmadan yapılan direksiyon hareketi beni çeker hocam.

Attığı mesajda harfleri eksik yazıyor ve mesajın sonunu “kib, grşz” gibi şeylerle bitiriyorsa…  Çekiçle kafama vur. Cidden. Aşırı itici gelir bana. Orta ikinci sınıfta mesajlaşmak gibi bişi… Adam gibi yaz ne yazacaksan. Çekici gelmek istiyorsan imla kurallarına dikkat et hatta.

 Gömleğinin kolunu kıvırması. Bak üstüne yorum bile yapmayacağım. O derece.

İyi yüzebilmesi. Kelebek ilk tercihimdir ama serbest yüzüşte iyiyse başımın üstünde yeri var. Ama yüzebilsin lütfen. Ha bi de denize girmeyi sevmeyen erkek kadar itici bişi yok. Yosundan falan da korkmayın lan, erkeksiniz siz.

Eğer bi kız 54 kiloysa, spor yapıyorsa, beli ince simidi yoksa sende biraz vücuduna bakacaksın yavrum. Omuzdu koldu önemli şeyler bunlar ama başlık “detay” olduğu için söylemeden geçemeyeceğim. Öküz gibi kol ve göğüs şişiren abilerin varlığından haberdar edilmesi gereken bi kas var ki o da “Adonis”.  Evet kol ve göğüs iyidir ama bu kas kasların tanrısıdır beyler. (bkz. Tyler Durden)

İlla olsun demiyorum ama karşındaki kıza; poposu büyük, göğsü küçük, boyu kısa, bacakları çarpık diye laf etmeden önce bi dönüp kendimize bakıyoruz dimi panpalar.

 İşin özü ne ama biliyor musun?

Erkek adam sakin olacak, panik yapmayacak, biraz dağınık olacak, kısa tırnaklı olacak, yavşak olmayacak, her güzel kıza yazmayacak, en az bi şey hakkında gerçekten bilgisi olacak, bi şeyi herkesten iyi yapacak. Bi yeteneği olacak.

Işıl dediğin de bi dahakine “kadınları çekici yapan detayları” yazacak. Gönlünü alacak. Öptüm.

Okul bitiyor oğlum, senin skor kaç?

Hasta oldum. Nedeni bahar mı yoksa “hep ince giyiniyorsun” ondan mı bilmiyorum. Hasta mıyım yasta mıyım onu da bilmiyorum. Okul bitiyor, nolcak halimiz mi? Yoksa koskoca dört yıl geçti daha yapacak çok şey var kafası mı? Bildiğim tek bişi var, dördüncü sınıfın ikinci dönemi erkeklerde “Lan oğlum üniversite bitiyor lan!” kafası var… Cümlenin altındaki gizli soruyu gördün dimi? Okul bitiyor oğlum, senin skor kaç?

Aslında sadece erkekler için değil kızlar için de var bu kafa. Dördüncü sınıfın ikinci dönemi, nisan ayının sonunda aklı olan kız uzun ilişkiye girişmez mesela. Kimin ne olacağı belli değil… O eski heyecanlar kalmamış, artık okula giderken o kadar süslenmiyorsun bile… Göreceğini görmüşsün… Alt sınıflara kendini beğendirmek gibi bi derdin yok, kendi dönemini zaten sallamışsın. İkinci sınıfta anlamıştın zaten, sana senin döneminde ekmek çıkmayacağını…

 Uzun bi ilişkin varsa, muhtemelen çatırdıyor bu aralar çünkü bahar geldi adam son sınıf  “napıyorum lan ben, evli miyim?” kafasına geçti… Şanslıysan seni seviyordur krizi atlatırsınız… İş güç, master ya da Ağustos’ta askerlik… İki sene sonra yaza düğüne geliriz. Ki bu baya düşük bi ihtimal, araştırmalar gösteriyor ki üniversite yıllarında başlayan uzun ilişkiler evlilikle sonuçlanmıyormuş… Genelde insanlar 10 yıllık üniversite aşklarıyla değil 6 aydır tanıştığı şirketten insanlarla evleniyorlarmış… Neyse canım bu genel yani siz aykırısınızdır belki… Çocuğu darlama şimdi, Mahmut biz evlenmeyeceğiz  mi diye.

Gelelim işin erkek tarafına… Gelelim benim panpalarıma… Tamam, sen alt dönemi önemsemiyorsun, hatta “alt dönemde hiç güzel kız yok”… Ama gel gör ki bizimkiler “91- 92-93” tayfasını seviyor… Senin göremediğin güzellikleri görüyorlar… Bak niye biliyor musun? Kızlar ikinci sınıf, daha hayata dair bi kaygıları yok. “İki ay sonra nerde olacağım acaba” sorusunun cevabı onlar için “Çeşme ya da Bodrum”

 Hiç stres mülakatına girmemişler, kimse onlara “case” yaptırmamış… Hala üniversitede hayatlarının aşkını bulacaklarına inanıyorlar, mutlular, yüzleri gülüyor, bi kere baksan havaya girerler…

-Kızım geçen gün ben yürüyordum.

-eeee?!

- Y var ya üst dönemden, bi bakışı var bana görme…

-Ohaaaa kızım.

Görünüş olarak aldanırsınız iki muhabbet yapayım dersiniz ele verir kendini. Ufaktır daha yani. Kimileri var ki on dokuz yaşında hala “liselidir” kaçarak uzaklaşmalı. Ama küçük olduklarından abisi yoksa zekâlarına lafım yok ben de öyleydim hepimiz öyleydik.  Olsun hacı işimizi görür dersen şayet ona ben bir şey diyemem panpa. Sende haklısın Kate Upton da 92’li. Taktım ben o kıza, neyse anlatırım sonra. Survivor Anıl da 91’li.

Şimdi öğrencilik krallık kafasıyla bizim delikanlılarda “oğlum son günlerimiz” diye düşünüyorlar… Adam haklı… Master yaparsın belki ama bi üniversite son sınıf olmaz… Yaptığını yaptın şu son bi buçuk ayda… Haa her yaşın güzelliği var her yaşın ayrı bi takılma havası var o ayrı… Ama dördün ikisi başkadır be usta bilirim valla anlıyorum seni… Şimdi sen diyorsun “Yok, çok sevişmenin hiç zararı yok, aşktan ölen varsa söyle” tamam tamam aşkı karıştırmıyorum, takılın bi daha gelmez bu günler.

Ama gel gör ki Erman Toroğlu’nun da dediği gibi

 “Her gün seks yaparsan çocuk olmuyor, karşı kaleye çok gidersen çok atacaksın diye bi kanun yok”  

İki tarafta takılsın 6 7 yıl sonra görüşürüz… son sınıftaki arkadaşlarım beniiim!!!

Kate Upton’ın sırtı çok iyi oğlum!

“Ya Işıl sen hiç Playboy’da sırt dekoltesi gördün mü ya!” Adam haklı. 

“Aldım balo elbisemi! Önü kapalı, sırtı açık, ama çok güzel çok asil bi sırt dekoltesi var… X beni görünce dibi düşecek anlayacak ne kaybettiğini”

Geçen gün otoparkta arabama yürürken, önümden yürüyen kızın telefon konuşmasından bi cümle bu.

Muhtemelen o gece “X” için giyinecek ve “X” aslında neler kaçırdığını anlayacak. Hahahaha…

Tabii ki böyle olmayacak. X erkek oğlum, erkek adam göğüs dekoltesi dururken sırta gitmez. Hele bi de “asil” demişsin. Olmaz o, çalışmaz. Niye asalet istesin ki? 

Güzel bişi dekolte, güzelsen tabi. Bi nevi kadın fragmanı. Ya da ekşi sözlük tabiriyle (bkz.) demek. “Ben konuşuyorum falan ama boş bu işler. Bak burada ne var” demek. Etkiler, güzel de durur…. Ama bi kız olarak bize güzel gelen şeyler, karşı taraf için öyle gelmez bazen. Bazenler çoğalıyor bazen.

Mini etek.

Uzun, ince, sütun gibi bacakların varsa giyersin güzel de durur giyin de zaten. Ama gel gör ki etkisi kısa sürer. Sen “giyindim eteğimi bugün ne kadar da seksiyim” diye düşünebilirsin ama yarattığın kalp çarpıntısı muhtemelen ilk 3 dakika içinde geçer. Eğer oturup kalkmıyorsan. Çünkü görünür ve biter. Tahmin yok, heyecan yok, beklenti yok. Bu yüzdendir ki mesela; dar yerine biraz böyle pilili mini etekler ya da derin bacak yırtmacı daha çok ilgi çeker. Arkandan konuşturur. Tahmin hakkı doğurur. Çocuğu lise yıllarına götürür…

Erkekler karanlığı sevmez… Loş ışıkta her şeyin daha güzel görünmesi gibidir yırtmaç ve hareketli mini etek.. Ha göründü, ha görünecek kafası çünkü. O kadar kafası çünkü.

Gelelim asıl konuya.

“Abi ben Kate Upton’ı çok beğeniyorum kızın sırtı inanılmaz” sen duydun mu böyle bi cümle? “Brooklyn Decker’in Sports Illustrated için verdiği bi poz var oğlum, yok böyle bi sırt!” Böyle bi cümle duydun mu peki?

Ben duymadım.  Adam Kate Upton’ın bile sırtına bakmıyor…

Sen hayatın boyunca spor yapmamışsın, ya da pardon belki her hafta yarım saat yürüyüş bandında yürüyorsundur. Güzel bi vücudun tek sırrının, Kitchnette’te salata yemek olduğunu düşünüyorsun, sonra gelip X’i etkilemek için sırt dekolteli elbise giyiniyorsun. Ben X olsam ben de etkilenmem kusura bakma. Hem cinsimsin ama uyarmam lazım seni.

Bak kızım, bi kadının bu dekolte konusunda en güçlü silahı göğüsleri. Onlar her yerde iş yapar.

Bak Mad-Men kaç sene öncesinde geçiyor, sekreterin göğüslerini konuşuyorlar. Filmdeki, o ünlü ıslak beyaz tişört sahnesinde kimin oynadığını bilmezler ama anlat desem, tasvir eder hepsi görüntüyü en ince ayrıntısına kadar. 18. yy Fransa’sında, İngiltere’sinde bütün kraliçeler, prensesler korseyle inceltilmiş belleri ve tek yanlış harekette ağızlarına girebilecek şekilde yukarı kaldırılmış göğüsleriyle boy gösteriyorlar.

Ben değil tarih kanıtlıyor. Bu adamlar bunu seviyor. Tak push-up’ını takıl etrafta… Onlar senden bi elbiseye 3 bin tl vermeni istemiyor, hele de verdiğin elbisenin önü kapalı, sırtı açık, belli belirsiz dize kadar yırtmacı varsa, bi de elbise siyahsa! Çocuğu vur daha iyi.

Bak tatlım baloya nasıl gitmek istiyorsan öyle git ama tek amacın X’i etkilemekse, ara çocuğu buluşun beyaz tişört giyin belki üstüne su dökülür. X’ler kolay etkilenir, istediklerini verirsen… Eğer tek istediğin belinde bi el ve “bu gece çok seksi” olmuşsun” iltifatıysa… X’ler sandığın kadar aptal değil… Seni sırtın ya da göğüslerin için beğeniyor olsaydı zaten seninle olurdu, emin ol onlar bizden daha önce keşfediyorlar bizim “top rated” noktalarımızı…

Yok zaten sırta falan değil “sen” olduğun için seni sevseydi yine seninle birlikte olurdu… Boşver, X’in sana dibi düşecek olsaydı zaten düşerdi zamanında…

Unutmadan söyliyim, ben etraftayken yüksek sesle telefonda konuşmayın ;)

Taksici Erdal

Ben sevmem karı,  biliyorum artık hiç biriniz sevmiyorsunuz. Ama ben oldum olası sevmem. Bi daha asla olamayacak şeyleri hatırlatıyor bana. Ama bu gün bi işe yaradı kar. Hayatımda ilk kez yalnızken bi taksinin sağ koltuğuna bindim, sanki olacakları hissetmişim gibi. İhtiyacım vardı Erdal’a. 

Yaklaşık iki buçuk saat geçirdim Erdal’la bugün. Erdal taksi şoförü. Ben sağ koltuğa oturunca bi garipsedi alışmış yalnız erkeklerin sağ koltuğa binmesine. Önce bi sessizlik oldu ama benim konuşasım vardı Erdal’la… Önce dedim “bu sene bıktırdı kar” sonra dedim “ya siz iyi gidiyorsunuz benim araba gitmiyor”. Erdal dedi “yalnız Eskişehir yolu kapalıdır ODTÜ’den mi geçsek?” Orda anladım işte Erdal’ın doğru insan olduğunu. Takıldık bi arabanın peşine girdik ODTÜ’ye. Erdal başladı “ben okumadım” demeye. Belli pişman. Ama belli büyük adam olmak değil derdi başka bi şeye pişman. “Kim?” dedim. Baktı yüzüme, adını söyledi 

Sonra başladı işte, sevmişler birbirlerini… İstemişler kızı, vermemişler… Kaç bana demiş, kaçmamış kız… Sevmemiş beni hiç dedi… Bişi diyemedim… Bu sırada trafikteyiz haa… Yol kapalı, önümüzde kayanlar… Erdal’ın kar lastiği var, kaç yıllık şoför… Bize bişi olmaz sen rahat ol dedi bana özgüvenli. Erdal 27 yaşında. Sonra kolunu açtı, bak dedi dövmesini yaptırmıştım… Kızın adını yazdırmış… Gözleri doldu… Sigara içsem rahatsız olur musun bakışı attı bana… Ya Erdal, ver ben de yakıcam hasta mısın bakışı attım ona. Bi süre konuşmadık… Belki evlenirim bi gün dedi sigarası bitince… Ya ben evlendikten sonra pişman olur da gelirse diye korkuyorum dedi… Hala bakıyorum Facebook’una dedi. Acı mühim değil de umut yoruyor insanı be Erdal dedim. Güldü. 

Ara ara bi kaç sigara daha yaktı… Bi kaç küfür ettik öndeki arabalara, belediyeye, o kıza… Eve yaklaştık ama trafik ilerlemiyor ki… İnip yürümem lazım. İnesim yok taksiden, zaten Erdal’ın da susmaya niyeti yok. En son geldik eve, Erdal taksimetreye baktı… Bunun yarısını ver yeter, acımın yarısını aldın dedi. Konuşmak iyi geliyormuş dedi… Sana da gelir mi dedi… Yazmak iyi geliyor bana dedim. Erdal dedim, ben yazarım bu hikâyeyi izin veriyor musun? Ayıpsın; yaz, hepsini yaz… Okur belki hatta adını da yaz kızın dedi… Yok dedim Erdal, okumaz… O okusun diye yazarsın bazen, herkes okur o okumaz bazen… Tam inicem, hep ben konuştum sen anlatmadın hiç, “Kim?” dedi… 

Eda! Yazıyı okursan ki sanmıyorum, Erdal hala iki buçuk saatlik uzun yollarda senden bahsediyor. Nerden bulacaksın kızım böylesini! 

Hepimiz aynıyız ya… Anladım. Sadece herkesle eşit hissetmen lazım kendini… Arka koltukta, Erdal’dan sıkılarak, i-pod takıp dışarı baksaydım hiç bilmeyecektim onun da birini sevmiş olabileceğini. Onun da içine müziğin kulağından değil de yarasından girdiğini. 

Sadece anneanneler mutlu bu dünyada… Hiç terk edilmediler, hiç terk etmediler… Sırtlarında ölü yok… İşte bu yüzden ikindi olunca akıllarına börek yapmak gelebiliyor. İşte Erdal yüzünden artık kar yağınca aklıma başka şeyler de gelebiliyor.

Yüzyılın Ayarları

“Gittin mi eve?”

Bu en temel cümle. Bunu anlarsan, bütün olayı kavrarsın. O bütün “ayar” döngüsü, kadın-erkek ilişkilerinin temeli prensipte bu cümleyle başlıyor.

Ademle Havva direkt yaprakları atmadılar herhalde yere. Önce o elma ağacının altında buluştular bi kaç kere, ya lütfen buluşmuş olsunlar, ben Adem’in direk öküze bağladığını kabul etmek istemiyorum ya. Havva bi kaç kere konuşurken koluna falan dokunmuştur bizimkinin, ne biliyim tamam belki etrafta başka tehlike yok ama en azından Havva kendi tarafına gidene kadar arkasından bakmıştır Adem. Ya lanet olsun tamam biliyorum direkt elma şekerine bağladılar dimi. Bi yaprakla dolanırsan öyle olur, neyse.

Şimdi başlık bazı şehirlerde anlaşılamayabilir. “Ayar” kelimesi Ankara için iki anlam taşıyor. “Dünkü çocuğa ayar oldum” cümlesindeki “sinir oldum” anlamının yanı sıra biz Ankara’da “Dünkü çocuğa iyi ayar verdin” cümlesindeki “iş atmak” anlamında da kullanırız. Kısacası yazı “Ayara Giriş 101” tadında. Senin geçtiğin yolları biz yaptık… Hatta daha ortaokul diliyle konuşursak sen giderken biz dönüyorduk, selektör attık görmedin tadında. Ya da belki senin için bilmemek değil, öğrenmemek ayıp tadında geçer.

Hey sen, sana diyorum evet… “Erkekten yardım isteyen kız.” Hiç öyle bana bakıp saf saf “ya ne var yardım isteyemez miyim!” deme. 1 km uzaktan anlaşılır. İşin içine yardım giriyorsa, niyetin belli yeme bizi. Ama bak kritik konu, adamın yapabileceği bi konu bulmak. Herifi zaten egosu yönetiyor. Gidip adama kraliyet kriket kupasıyla ilgili soru sorma. O bilmiyor Avalon’un büyücülerini kitlendikleri yerden çıkarmaya niye kimsenin cesaret edemediğini. F1 sor ona, sileceğini kır bunu nasıl yaptıracağım de, handikap ne demek, maça alt üst oynamak ne ya de, arabanın anahtarını ver “ben buraya park edememmmmm” de.

Sen, yakışıklı… Adın çıkmış ayarcıya aslında sen ayar falan vermiyorsun dimi sadece kızlara istedikleri dilden konuşuyorsun.

Şimdi ortamda tanışmışsınız kızla, kız gidiyor bi süre sonra… Bindiriyorsun kızı taksiye… Ön kapıyı açıp taksiciye nereye gideceğini de sen söylüyorsun… Arkadaki savunmasız köpek yavrusu da mest oluyor. “Eve gidince haber ver” ayarların en basiti, hala orda kalmadın sen. Ortalama varış süresinden bi 10 dakika sonra da bi mesaj atıyorsun kıza “ hani nerde kaldın, vardın mı?” diye. Merakın boş merak gibi görünmüyor. İşlem tamam.

Peki, sen… Evet, sen gece arkadaşlarınla dışarıdayken çocuğa; “ya kusura bakma, sarhoşum seni darlıyorumJ)” diye mesaj atan kız… Evet, sen küçük şeytan. Çocuğun seni merak etmesini sağlamaya çalışan sen… Hiç ayar yok dimi işin içinde, tamamen arkadaşça… Neydi o cümle yaaa… Çocuk sorar “nasıl döneceksin eve?”… Bizim küçük şeytan cevap verir; “arabam yok, taksiyle gideceğim ama bi gerildim ya gece gece”…

Ya oooof! Bütün taksiciler tecavüzcü zaten. Türk erkeğini bulmuşsun karşı tarafta. Ver gazı ver koruma tribini…

Hişşş, sen… Evet, kumral uzun boylu olan… Kaç senin boyun 1.86 mı? Ekstra durumlar oluyor dimi arada… Mesela oldu kızın midesi bulandı, oldu şarap çarptı… “Eve gittin mi, hadi tamam iyi geceler o zaman…” Burada bırakmazsın sen olayı… Yarın sabah bi aranır “canım nasıl oldun?” İlk “canım” vurur geçer, kız pert akşama…

Yine gece yine mekân kalabalık tek fark senin “iş attığın” çocuk da ortamda… “ya canım ben biraz rahatsız oldum da yer değiştirelim mi?” ya da şey de işler “ yanına geleyim mi ya karşıdaki çok bakıyor”. Efsane iş yapar… Ama tabi dozunda davranacaksın kavga da ettirmeyeceksin, zaten seninki kavga için ayaklanıyorsa tamam olur o iş.

Delikanlı… Kızlara öyle keskin cümleler kurmuyorsun sen. “Bu renk sana çok yakışıyor” demiyorsun. Karı milleti bu, düşünür “diğerleri yakışmıyor mu?” diye… Sen biliyorsun kornerde bütün takım saldırırken savunmayı boş bırakmamayı, mutlaka geride adam bulundurmayı… Baktın ilgi azaldı, çat bi telefon “Canım napıyorsun ya, görüşemiyoruz, noldu hani şuraya gidecektin”

Tam kontratak yiyecekken, kızı az adamla yakalamayı en iyi sen bilirsin dimi… Kız düşünür “ay ne kadar tatlı her şeyle ilgili, hepsini hatırlıyor”… Bi süre sonra fiziksel temaslar başlar, elini kızın beline koyarsın, hafifçe ama hemen yılanı dolarsan olmaz, işlemez o…

Beldeki el, ön fizibiliteyi yapar gerisi gelirse gelir. Artık ondan sonrası anlatılmaz, ondan sonrası sonradan öğrenilmez, ondan sonrasını çözebilecek şekilde doğulur.

Yukarıdakiler sadece ekmeğin üstündeki bi parça bal, daha neler var biliyorsun, biliyoruz. Yemezler çoğunu ama yeniyor, yediriliyor… Numaralar ucuz ama hayat daha ucuz. Dikkat edersen aşktan falan bahsetmedim çünkü yukarıdakilerin aşkla alakası yok. Aşk çocuk oyuncağı değil, aşk ayar dinlemez. Ayarın bozulur dengen şaşar, bi daha dön dönebilirsen fabrika ayarlarına. Unutma, ayar verenin değil alanındır. Verdiğin her neyse, karşıdakinin aldığı kadardır. Napalım hayat..

İkizim olsun adı Ilıksu olsun.

Bazen olmuyor mu sana da… Şu Enrique Iglesias’ın kliplerindeki gibi kavga etmek istiyorum ben. (bkz. takin’ back my love) Böyle vazoları fırlatarak… O duvarındaki en sevdiğin resmi böyle havuza atarak. Arabanı mahvederek. Elleri fazla kullanarak hatta ben İspanyolca kavga etmek istiyorum arada, daha bi eğlenceli sanki. Sen de aynen o klipteki gibi, kızın çenesinden böyle tutup sıkmak istemiyor musun, geldi mi o sahne gözünün önüne? Kız evde bağıra çağıra konuşurken lüks arabana atlayıp arkadaşın Usher’ın yanına o striptiz klube gitmek istemiyor musun? Şimdi diyorsun Usher şart değil ben arkadaşım Snoop Dogg’un yanına da gidebilirim onun da güzel bayan arkadaşları oluyor. Tamam, git nereye gidiyorsan git.

Ama biz öyle değiliz dimi? Ben kendime yakıştırmam öyle bağıra çağıra kavga etmeyi, vazoları kırmayı, ağlama krizlerine girmeyi… “güçlü” görüneceğim ya… Aklım sıra, “sen de kimsin, sen beni üzemezsin” imajı vereceğim ya… Bakma sen, sen de çıkıp gidemezsin ağlama krizine girmiş bi kızı o evde bırakıp. Zaten evini darmaduman etmiş, en sevdiğin tabloyu havuza atmış (ki tablo falan bağlamaz seni, sen arabanla ilgilenirsin sadece, o kadar entelektüel bi adam olaydın ben şu an bunları yazıyor olmazdım) bi kız karşısında o kadar soğukkanlı olamazsın yapıştırırsın ağzının ortasına iki tane.

Kız susar büyük bi ihtimalle.“Hadi görüşürüz” der, “sanki hiç bi şey olmamış gibi” davranır. Sen de öpersin kızı “hadi dikkatli git” dersin.

… Sonra eve gidince aklına gelir, tam ne söyleyeceğin gelir, gediğine konacak o cümle. Aklına geldikçe bütün gün, kafanda son sözü senin söylediğin bi kavga kurarsın. Ona şaşkın şaşkın şeyler söyletir, kendin en akıllı cümleleri kurarsın.

İşin en acı yanı… O zaten şaşkın şaşkın, ucu açık, saçma sapan şeyler söylemiş olmasına rağmen senin dilini tutmuş olmandır. Ki “dilini tutmak” benim için bayaa zor bi eylemdir… Tuttum ama, ne gözümü alabildim oyunundan, ne göze alabildim seni yenmeyi hesabı.

Çözüm: tam olarak bizim aynımız, iki tane olsaydı bizden.

Düşün bi, hepimizin bi ikizi olsa… Bizim yapmaktan korktuğumuz, irkildiğimiz her şeyi o yapsa… Hayat hep iki seçenek ve biz hep bi tanesini seçiyoruz. Bilmiyoruz diğerini seçsek hayatımız nasıl olurdu? Merak etmiyor musun? Ben ediyorum. Biz neyi seçtiysek ikizimiz diğerini seçse… Evet dediğimiz şeylere o hayır dese… Bak şimdi.

O akşam telefonda kavga ettiniz ya,”bunu yarın konuşalım sakin kafayla” demek yerine ki zorla dedin bu cümleyi biliyorum sırf sakin ve yapıcı görünmek için, telefonu yüzüne kapatsaydın ne olurdu?

Geçen gün hani arkadaşlarınla “o kız” hakkında konuşurken, sırf erkekler arasında “âşık mı oldun lan sen, oğlum gay misin?” laflarına maruz kalmamak için , “Oğlum adını hatırlamıyorum o da dün geceyi hatırlamıyor ;)” demek yerine sırf erkekler geçmişi çok hatırlamayan kızları sever diye… “yeri çok ayrı adı bende saklı unutamıyorum” deseydin nasıl olurdu? Sırf kızlar öyle geçmişten yaralı erkekleri sever diye… Kız psikolojide okuyor galiba ben öyle hatırlıyorum bilmiyorum uluslar arası ilişkilerde olabilir… İkisi de ilişki işte… İkisi de aynı…

Bak işte bizim aynımızdan bi tane daha olsaydı biz de görseydik nasıl olurdu hayat başka türlü… Belki hayatın bambaşka yaşanabilirdi. Önceki gün o çok sıkıldığın anda uyumak yerine öteki sen üstünü giyinip şehrin hiç bilmediği sokaklarını dolanmaya çıksaydı… Sen tırnaklarını hiç kırmızı oje sürülecek kadar uzatmıyorsun ya hani, manikürcüne “küt olsun sade olsun” diyorsun ya… Hep temiz temiz, öyle dibinden kesilince tırnaklar- biliyorsun değil mi?-sen “tek taş” alınacak kadınlardan biri olmuyorsun… Belki senin aynın uzatır işte o tırnakları, sürer kırmızı ojelerini. Ya da mesela şöyle bi şuh bakış atıp savuramıyorsun ya saçını, sen komik bulduğun için bunlar sende komik duruyor. Yapsan yaparsın da daha baştan tutamayıp kendini gülmeye başladığın için olmuyor ya… İkizin yollunun önde gideni olsa mesela, hayat daha kolay olurdu belki… Net olurdu da neyse.

Ya da mesela genç çocuksun bazen istemiyor musun ya lanet olsun diyip çekip gitmeyi… O kızı geride bırakmayı, o bölümdeki aptal grup arkadaşlarınla uğraşmaktan yorulmadın mı? Kıçı kırık bi “business idea” bulacağız diye iki saat toplanmak o insanlarla sana da zor gelmiyor mu?

“Ya kızım bi git allesen, bitti işte sıkıldım iki takıldık evlenecek halimiz yok ya” demek istemiyor musun bazen o arada gelip giden kıza, ama senin sallamadığın kıza, yani salladığın ama hani kafanda sallamadığın yani hani sallamak derken… Anladın işte… Kalp kırmayacağız diye bunaltmıyorlar mı adamı… İkizin kolayca defederdi o kızı belki… Rahat ederdin sen de.

İkizin senin gibi yapmasa sussa dinlese çocuğun anlattığı kavga hikâyelerini… Kız inanmasa da dinlemek gerektiğini bilse, erkeklerin kadınlara kahramanlık hikâyelerini anlatmayı sevdiklerini.

Ya da mesela ikizin bırakması gerektiğini düşünmese sigarayı. Çünkü bırakırsan, o filmlerde; arkada görünen, herhangi bi önemi olmayan, ehemmiyetsiz adamlar gibi kalırsın. Bi düşün o filmleri hep sigara içen adam/kadın ön planda… Seksi olan, kötü olan, acımasız olan, âşık olan hep onlar.

Virginia Woolf, yazı odasına çekildiğinde, bir önceki günden kalan sigarasını yakınca kesin önce berbat bi kömür tadı geliyordur ağzına, sonra ikinci nefeste açılıyordur mutlaka aklı. Bilinci akmaya başlıyordur… “Mrs. Dalloway” onunla konuşmaya başlıyordur…

Ama tabi kime anlatıyorum dimi? Virginia kim? Dalloway ne? Sen bi Ilıksu’yu bilirsin işte… O kadar… Ilıksu’lar da zaten tanımıyor Virginia’yı… Bi şey kaybetmezsin korkma. Onlar sadece sigarayı ellerinde seksi tutmaya çalışıyorlar. Tırnakları kırmızı ojeli, şuh bakışlı hepsi…

Ama işte insan bi yandan düşünüyor, belki de en iyisini sen yapıyorsun. Belki doğru seçenek senin seçtiğin. Belki de biziz daha iyisini yapabilen ikiz. Bizdik belki de eldeki avuçtaki vaziyetle olabileceğin en iyisini beceren. Bu hayat başka türlü yaşanmazdı belki de… “kim olsa aynısını yapardı” belki… Evden çıkıp gitmedin, çünkü kimse gidemezdi belki…

Virginia şöyle bi şey diyor Mrs. Dalloway’de; “insan bağışlanmalı, çünkü seçimler ya da tepkiler farklı da olsa onları tetikleyen bütün duygular aynı kaynaktan besleniyor, insandan. Ve bildikten sonra aslında hepimiz aynıyız.” İşte bu yüzden kızamıyorum ne olmayan ikizime ne sana.

Değiliz işte lan aynı! Biri demişti bana “sen olsan seni seçerdin” diye.

Ama işte hepimiz istiyoruz Usher gibi bi arkadaş, Enrique gibi bi sevgili… Akdeniz insanı iyi oluyor ya…7 Haziran’da Madonna geliyor, Ilıksu’yla gidersin belki bilet al.

14.02.12 Valentine, yaktın oğlum bizi.

Hikâye basit… “Valentine”, papaz. Devir, eski Roma… Yasaklamışlar aşkı… Bizim papaz da gizlice evlendiriyor yasak âşıkları… Sonra birileri öğreniyor durumu… Sen misin lan bize karşı gelen… Sonuç belli… Tarih 14 Şubat. Öldürüyorlar papazı.

İşin acı yanı… Adam hiç uğruna gitti usta. Bi bildiği varmış Roma’nın yasaklamışlar aşkı işte, niye üstüne gidiyorsun. Bak canından oldun, hayır geride bıraktığın gün de milletin kafasını karıştırıyor sadece. Şimdi ilişkiler “complicated” kim kimin neyi belli değil ki. Kim kutlasın bu günü? Sen sanıyor musun ki Valentine, şimdi bütün yasak âşıklar evlenmek istiyor… Yıl 2012… gençlik Orçun kafasında… “sorumluluk almak istemiyorsan sadece cinsellik üstüne de bi şeyler yaşayabiliriz.” Hatta mümkünse sadece cinsellik üstüne bi şeyler yaşarız…

Yarısı boşanmıştır o evlendirdiklerinin zaten, ben sana söyleyeyim… Baskı altında başlamış bi kere ilişki, yürümez fazla… Şimdi böyle daha mı iyi oldu. Bıraktın başımıza bi gün. Tanımlamadan göçtün gittin, “sevgili” ne demek? Kimle kutlayacağız bu günü?

Bak şimdi… “Para tuzağı”, “hep ticaret bu özel günler” geyiği çevirmeyeceğim. Ben işin para kısmıyla ilgilenmiyorum ama korkarım “tuzak” ve “ticaret” kelimeleri bu güne cuk oturuyor. Hepimiz “aşkın tuzağındayız” ve hep “insan ticareti” mesele.

Bu günü kutlamak mı istiyorsun? Kural basit: İki tarafta birbirini sevgili olarak görecek

Şimdi diyorsun içinden, mal mısın kızım herhalde öyle yani… Hadi bi bakalım şimdi ilişkilerine.

“Benefit” aşklarımız var bizim. Arada geliyor gidiyor biri biliyoruz. Konuşuyorsunuz telefonda falan arada… Sen bazen böyle canın sıkkınken arıyorsun, O genelde daha çok arıyor seni. Sen adını koymadın kafanda muhtemelen, kız koymuştur adını, kızınızın adını bile koymuştur ben sana diyim. Sen belki sabah uyanınca “pillow talk” yapmak istemiyorsun onunla ama kızın anlatacakları var.  Ah bi dinlesen. O kız anlatıyor kız arkadaşlarına seni, sen anlatıyorsun erkek arkadaşlarına “benefit” lerini.

“Klavye” aşklarımız var bizim. Whatsapp ve bbm sağolsun! Her gün konuşuyorsun çocukla/kızla, böyle ince ince ayarlaşmalar. Çok ileri gitmeden böyle birbirini merak etme soruları falan.

“Vay, bu saate kadar dışarıdasın demek ki” ekle bi de sonuna gülen surat. Şahane! O, asla sanane demez, sen asla o soruyu kıskandığın için sormazsın…  Arada tripler falan atılır… Ama asla iki tarafta girmez o topa… Öyle saçma bi kafa… İki tarafta kafası dağılsın diye yapıyor. Var bi yerlerde dışarıda olan birileri, asıl onu merak ediyor iki tarafta. Ama işte hayat sürüklemiş belli, iki tarafta yaralı öylesine konuşuyor.

“Eski” aşklarımız var bizim. Eskiden çıkmışsınız. Şimdi hala arada konuşuyorsunuz. Yeniden birlikte olmak mı? Allah korusun! Ama tanıdık sonuçta, insan arada arayıp konuşmak istiyor. Fazla detaya girmeden fazla hayattan bahsetmeden, hayattaki diğer insanlara fazla girmeden… Fazla soru sormadan.

Ya aslında işin özü bu… Fazla sorudan, fazla detaydan kaçıyorsun. Sevgililer Günü fazla detay istiyor. Bu gün zor usta, çünkü bu gün, senden sevgilini belirlemeni istiyor! Senin daha telefon çözememiş en çok aranan numarayı ki “smart phone” bunlar. Oradan biri aradı, alttan Facebook mesajı geldi, yanda Whatsapp ışığı yanıyor. Sen nasıl karar vereceksin, önce kiminle olmak istediğine.

 “Asla olmayacak” aşklarımız var bizim… O telefonun nadir gördüğü numaralar var. Whatsapp kişileri var bu hayatta öyle nadir yazan. Sevgililer gününde başkasıyla olacak insanlar var aklında. Valentine öldü de bana mı öldü. Vay ben öleydim de görmeyeydim bu günleri…

Kimle kutlayalım biz bu günü şimdi?

Sen geçmiş karşıma hala Sevgililer Günü diyorsun yaa… Adamın haberi yok, kız akşam hediye bekliyor. Kız başka bi sevgiliyle, adam kızı kapıda bekliyor…

Halil Sezai bile bar çıkışı kızlarla yakalandı. Hani bana bi söz yazmıştı, yollamıştı rüzgârla, içinde gözyaşı vardı hani… Belli neyin rüzgârı olduğu… Gözyaşı değildir o terdir de neyse…

Herkes “madem hepimiz yatıyoruz, o zaman neden yalnız yatalım” kafasında olduğu sürece sevgililer günü zor. Sevmek, sevilmek zor. Valentine büyük adammış gençlerin elinden tutayım demiş ama gençlerin elleri nerde belli değil ki. Adam devir hep eski Roma kalacak sanıyor tabi.

Valentine, mekânın cennet olsun. Ama bizim güne değil, Eros’un yardımına ihtiyacımız var. Bi düzelmemiz lazım, adam etmemiz lazım bunları! Tamam, tamam bütün suç sizde değil, bizim de adam olmamız lazım.

Ben mi? Benim aklımda daha farklı sorular var.

Kâbus görünce sarılmak istediğin mi, kâbuslarında gördüğün müdür sevgilin?

Kaltak Paris!

Tatilde Berlin ve Paris’e gittim ben. Gezi bloğu değil bu. O yüzden Berlin’de şu yenir, Paris’te şuraya gidilir, Louvre’un önündeki sanat piramidinin tepesine dokunuyormuş gibi resim çektirilir falan demeyeceğim… Hatta mümkünse öyle resim çektirmeyin. Mümkün abi, çektirme. Bi farkın olsun Japon turistlerden.

Ben Paris’i yazacağım. Korkma, gittiği yerleri “Check in” yapan kız edasıyla yazılmış bi yazı olmayacak bu. Gittiği yere bi şeyler götüren bi kız edasıyla yazılmış bi yazı olacak bu.

İzledim ben Notre Dame’ı. Müzikali, o albümü dinledim ben “Notre Dame de Paris”. Sen de izlemişsindir, filmini belki, en kötü çizgi filmine gitmişsindir. Hiç olmadı biliyorsundur adamın kambur olduğunu. Hiç değilse bilirsin romanı, Victor Hugo’yu. Bi Çingen kız uğruna değer mi diyordum. Değermiş usta. O kambur haliyle çıkılırmış o kadar merdiven, çalınırmış o çan. O çan kulesinden izlenirmiş Paris saatlerce. Dolarmış gözlerin. İçinden diyorsun şehir işte, bizim İstanbul’umuz daha güzel. Ama anladım, bazı şehirler çok ayrı. Bazı şehirler çok aynı.

Kenan demişti “İstanbul ilk defa mağlup ayrıldı kendi sınırlarında aşktan, aşk şehri Paris’miş bir kez daha kanıtlandı”

İstanbul’da Paris’te aşk şehri değil bence, hiç kandırma kendini. Artık telefon beklemiyor, artık telefon etmiyor gibi bu şehirler sanki. Kabullenmişler gibi sanki. Bi gün aniden bi şey olur da, olur… Gibi sanki bu şehirler.

Birini Sein ayırıyor iki parçaya diğerini boğaz. Aslında paramparça iki şehirde. Mesele yaşamaksa yaşıyorlar sanki ama canlarının çoğu başka bir yerde kalmış gibi sanki. İstanbul erkek gibi sanki aralarını yapsak ya, sevaptır.

Şimdi sen git bu yaralı şehre Japon turist olarak, düşünme hiç, her gördüğün yerin fotoğrafını çek. Bağır gördüğün her farklı yapı karşısında. Güm güm yürü sokaklarında. Al iki tane magnet, turla git bi de utanmadan, koştur koştur gez, oturma hiç merdivenlere düşünme saatlerce, sonra dön gel geri. Sana kalan bi tek fotoğraf kareleri olsun. Olur mu? Olmaz.

Japon’un biri bana Eiffel’in yerini sordu. Resmini göstererek sordu ama, “Eiffel” diyemedi. Şimdi gel de kızma buna.

Japonlar âşık oluyor mu ya? Aklıma geldi şimdi. Âşık olan bunu yapmazdı bence. Aşkı bilen millet belli olur. Bak Türkiye’ye. “Bir kendim, bir ben gidiyorum” diye bi şarkı sözü var Türkçe’de. Sezen diye biri var.

Oysa bilmiyorlar, parmak ucunda dolanacaksın bütün şehri, canı acıyor çünkü. Canım acıyor çünkü ordan biliyorum.

Sein nehrinin üstündeki köprülere kilit bağlanıyor. Birlikte olmak istediğin kişinin adını ve kendi adını kilidin üstüne yazıp asarsan dileğin gerçek oluyormuş. Köprünün üstü kilit dolu. Ben de kilide bir isim yazıp, asıp, geçemedim oradan. Devam edemedim. O kadar çok kilit vardı ki, kötü oldum. Birileriyle olmak isteyen ne çok birileri var. Paris’e aslında yanındakiyle değil de aklındakiyle gelen ne çok insan varmış. “Daha iyiyiz biz yanyana” diye düşünen ne çok insan varmış dedim. Başka bir dilek yoktu. Sağlık, yeni bi ev ya da iş isteyen bi yazı yoktu.

Sadece isimler, bir sürü binlerce isim. Muhtemelen oraya yazıldıklarından habersiz, hayatlarına devam eden bir sürü isim, muhtemelen ne dilediklerinden habersiz, hayatlarına devam edemeyen bir sürü isim tarafından yazılmışlar. Beylik laflar ediyorsun, sen yazmadın mı sanki, Türk kızısın kesin yazmışsındır diyorsun şimdi içinden. Yazdım, merak etme. Ama bu kadar çok şey düşünüp yazınca, anlıyorsun, içinde bir umutla ayrılamıyorsun o köprüden. Çok bekleyen var. Biliyorsun.  

Tamam ya sıkıldın anladık, anlatacağım geceleri bi rahat dur.

Avrupalı kızlar! Onlar mı teklif ediyor bilmiyorum ama cidden Fransız kızları güzel. Mesela ben bir tane ayağında “Ugg” olan kız görmedim tam sizlik. O soğukta hepsi babetli. Pantolon giyen de çok yok hepsi etekli. Hepsi tam birer Fransız.

Ama usta, erkekler de iyi onu ne yapacağız. Hepsi mi tarz olur bir milletin. Sen görsen kesin “gay” bunlar dersin.

“Ne o öyle şal bağlamış boynuna karı gibi”

“Paçası kısa mı onun pantolonunun, zibidi ya!”

“Elinde resim defteri taşıyor ya, bundan mı hoşlanıyorsun sen?”

Öyle deme işte, iyi görünüyorlar. Sanatçı ruhlu ayrıca sanane!

Rahatlar, hiç tanımadığın insanlar “merhaba” bile demeden “bu gece benimle uyur musun?” diye soruyorlar. “Sadece uyuyacağız!”

İşin komik yanı, bu iş orada başına gelince gülümseyip hayır diyorsun. Ben gülümsedim bu soru karşısında ya! Burada yapsalar bana aynı şeyi, of! Gücümüz Türk erkeğine yetiyor galiba. Beyler, aynı şeyleri kızlar da yapıyor merak etmeyin, korkmuşlar yalnız uyumak istemiyorlar haberiniz olsun.

Paris.

Unutup içmek gibi, içip unutmaya çalışmak gibi. Bakışıp, tanışıp, ilk gece biriyle yatan bi kadın gibi. Kendini kandırmak gibi.

O Fransızca şarkının dediği gibi. “les murs ont des oreilles, les murs parlent trop.” Duvarların kulakları var, duvarlar çok konuşuyor…

Her şeyi gizlemek isteyen ama gece duvarlarla boğuşan biri gibi Paris. O okuduğum kitaptaki replik gibi Paris.

  Başroldeki adam; yaş gününde kendisine hediye olarak genelev patroniçesi Rosa Cabarcas’tan bakire bir kız ister.
Bakirenin odasına girdiğinde onu uyandırmadan sadece yanına kıvrılır adam ve sadece öper. Bu iki gün üst üste böyle tekrar edince Rosa Cabarcas beyimize biraz da sitemkâr isyanını bildirir.“Ona dokunmamışsın. Eski şaşalı günlerinden eser kalmadı galiba.”
Ve adam cevap verir.
“Seks; aşkı bulamayanların bir tesellisi olabilir ancak.”

Keşke Japon turist olsaydım, aşkı bilmeseydim, Paris’i aşk şehri sansaydım, tek derdim Eiffel’in önünde resim çektirmek olsaydı. Bilmeseydim, Paris’in kendini avuttuğunu.

Ama biliyorum. Dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşk galiba. Paris kalbi kırık bi fahişe gibi sanki. Nedeni var gibi sanki.

Şarkı mı? Holden; Ce que je suis. Bi dinle.

Biscolata vs. Victoria’s Secret

“23 yaşında, branda imalatçısı, İstanbul’da yaşıyor, aylık 1500 TL geliri var, ailesiyle yaşıyor” Kriterleri: “Öncelikle dürüst olacak, dış görünüş önemli tabi ama her şey demek değil. Evine bağlı olacak, saygılı olsun, büyümüş olsun ve en önemlisi Allah korkusu olsun. Ben eşimi tek başına bir yere yollamam, ne demek ya haftada bir gece ayrı odalarda uyumak? Yok, öyle bir şey niye evleniyoruz o zaman Esra Hanım?”

Bilmez ayağına yatma şimdi; biliyorsun bu programı. Hepimiz arıyoruz, ama onlar daha cesaretli belki de 70 milyonun önünde arıyorlar ruh eşlerini.

Bu şarkıyı severim ben, hatta yazının bundan sonraki kısmını Smiley’den Dream girl eşliğinde okursan bence daha çok seversin sen.  

Var kafanda bir şey biliyorum. Herkesin vardır. Şimdi bu yaşlarda boyuna bakarsın, bacak boyuna bakarsın, kimini kıvır kıvır saçlarından kimini nefesinden kimini düşündüren zeki sözü yüzünden seçersin… Yok, tamam olmadı bu haklısın “düşündüren zeki söz” iş yapmaz.

O hayalindeki kızı/oğlanı dergilerde bulabilirsin bu ara. Ya da bi filmin içinde. Defile de olur. Sen onu seçtin diye Miranda’da seni seçecek zaten bekle. Kızın kocası ayakta alkışlıyor O’nu iç çamaşırı defilesinde, sen daha ayağa kalkıp suyunu almıyorsun mutfaktan… Hala dilinde “bu etek kısa mı biraz” cümlesi. Ama bence Bar senin dream girl’ün. “Ah Leo ah, bırakılır mı o kız, rüyalarda yaşıyorsun bi topacı döndürüp duruyorsun, Sen Bar’ı hak etmiyorsun” diyorsun içinden değil mi?

Gel bana sor ben neler diyorum. Vampir, High School Musical, Biscolata… Bunlardan bahsetmeyeceğim korkma… O vampiri cidden sevmiyorum, diğer çocuk zaten 0-12 Benetton. Ama bak Biscolata Fransız iyi bi tek! Cidden İtalyan ve İspanyol’da iş yok ama Fransız… Tamam ya, boykot falan ama yani adam iyi. Öyle bi “Bonjour” demek yok… Adam sağlıklı, ben onun mood’unu seçerim kusura bakma. Ama işte vardır O’nun fransada bi tane manken sevgilisi, kalın dudaklı ince belli beyaz tenli… İnce bilekli uzun boyunlu elinde şarap bardağı…

İşte en kötüsü burada devreye giriyor, hazır mısın? Senin Dream Girl senden habersiz hacı. Benim Fransız koşuyor plajda ama nerde o plaj bilen yok. Çeşme’de çekmemişlerdir dimi reklâmı? Backstage’de kırık tipler senin Miranda’nın bacaklarına parlak krem sürüyor (doğuştan öyle parlamıyor o bacaklar) Sen annenin sırtına kas gevşetici sürüyorsun. Hayat zor valla bak.  

Tamam, Miranda Bar benim Fransız… Şaka bunlar gerçek olsa iyi olur o ayrı, ama yakından görsen sen beğenmezsin Bar’ı ya valla.

Bak biliyorum gerçekten çok güzel bi kız hayal ediyorsun, yok yok dur ama sen Türk erkeğisin aslında kısa boylu minyon küçük ağızlı küçük burunlu kızlardan da hoşlanıyorsun içten içe… Kış olsun, kırmızı bi şapka taksın burnu kızarsın falan, dimi? Güzel bi gülüşü olsun, çok dırdırı olmasın, biraz utansın arada yüzü kızarsın, öyle her şeyi bilmesin, sana sorsun dimi arada. Pozitif olacak bi kere dream girl, mümkünse anlattığın her şeyi komik bulacak. Güzel yemek yapsın. Kaybetmekten korksun seni, sadık olsun. Kısacası sen rahat hisset onun yanında kendini. Yukarda ki “branda imalatçısının” kriterlerine güldün okurken ama işte aynıları bunlar da, farklı yolla anlattım sadece. Şevki; düz mantık yaptı açık açık söyledi. Sen daha beşikte öğrendin kıvırmayı aynı değil tabi anlatım tarzınız. Ama istekleriniz aynı.

Sen Türk’sün oğlum, Miranda’yla yapamazsın ki. Hadi bir gittin defileye iki gittin bi süre sonra başlayacaksın kurmaya. Bu şarkı söyleyen zıbıdı bakıp duruyor lan demeye. Hayır, bi de bu sene Adam Levine vardı hadi o bir şey değil de, arada Seal falan çıkıyor. Sonra, ekran başındaki milyonları düşüneceksin senin eşini izlerken hayal ettikleri şeyleri düşüneceksin, Sen de genç oldun geçtin o yollardan biliyorsun konuyu az buçuk. Sonra davetin birinde senin ki dudağından öpecek modacısını, al işte. Gelemezsin sen böyle şeylere.

Bir şey diyeceğim ama bak Türk kızı da gelemez. Tamam, sabah kalktım “bonjour” dedi herif bana o tüm seksiliğiyle buraya kadar tamam. Hadi iki kere laf etmedi benim eteğe üçüncü de kurmaya başlarım ben kafada. “Hiç umurunda değil, hiç kıskanmıyor beni kesin başkası var.” Benim Fransız rahat adam, kesin “arada yalnız çıkalım tatlım dışarı” falan diyecek. Hadi yolla adamı o vücutla dışarı yalnız. O koruma içgüdüsü de gelişmemiştir bunlarda Avrupalı erkek sonuçta, tehlike nerden gelir bilmez ki, alışmış kişi başına düşen yüksek milli gelire. Kalabalıkta bi “sen önüme geç” demez, elini beline atıp “kız benim” imajı vermez etraftakilere. Tamam, yakışıklı da yani gelemem ben böyle şeylere. Bi Şevki değil yani. Niye evlendim o zaman ben Esra Abla?

Hey Türk kızı, sen de güldün okurken o “branda imalatçısını” ama sen de içten içe seviyorsun o havayı o ruhu.

O yüzden iyi geçinelim, biz böyle birbirimizle iyiyiz. Hepimizin hayalleri var. Bırak Miranda’yı, bırak Fransız’ı… Elini beline atanın hayalini kur, onu iste… Sen de seni düşününce kalbi yerinden çıkacak gibi olanın hayalini kur, onu iste… Bacak boyuyla bi yere kadar mutlu olursun… Kol kası her zaman o kadar ısıtmaz seni onun bi gülüşü yeter bazen. Yetti.

Ama söyle Esra Abla, haklı değil miyim?

2012 sen mi büyüksün ben mi?

10 9 8 7 6 5 4 3 2 1…

Sağlık, mutluluk, huzur, bol kahkaha, bol para… Klasik yeni yıl mesajı… Ben mi? Hahahaha; sadece “Mutlu Yıllar!” yazıp mesaj atacak biri değilim, bu yüzden mesajı biraz daha açacağım.

Şimdi sağlık önemli evet, ama itiraf et o sağlığı başa bazen sırf koymuş olmak için koyuyorsun. Aslında sağlıktan önce aklına bi kaç “Özel İsim” geliyor, bi kaç intikam cümlesi kuruyorsun. Söyle ya çekinme, biz de geçtik o yollardan. Geçiyoruz o yollardan. Herkes geçiyor aynı yollardan. Ama biraz farklı anlatacağım ben sağlığı, yeni yıla giriyoruz oğlum! Aklına kanseri, trafik kazasını getirmeden dileyelim iyi sağlık.

Beyler; bu yıl yine bi şişe 18 yıllık Chivas’ı bi gecede içebilecek kadar iyi olsun karaciğeriniz. Boşver ya, senin ihtiyacın mı var protein tozuna… Aminoasit ne ya! Geçme GNC’nin önünden bu yıl. Onlarsız iyi olsun vücudun bu yıl. Gillette senin yanında olsun, tıraştan sonra o yanma hissi hiç olmasın bu yıl. Rüzgâr hissi olsun. Kirli olabilir biraz sakalın, iyidir o, olsun bu yıl. Kalbin otomatik vites gibi olsun, kalmasın yokuşta bu yıl. Ya düz vites de kalmaz tabi yokuşta, sen kullanıyorsan kalmaz… Ben düz vites kullanan kızların yokuşta kalan arabalarından bahsettim, hemen atarlanma. Yoldan geçen kızın pantolonuyla beyaz t-shirt ü arasında kalan yanık beli yine tebessüm ettirsin sana bu yıl. Ancak bir kez görünen yunusu bir tek senin görebileceğin kadar iyi görsün gözlerin bu yıl.

Kızlar; allık kullanmaya ihtiyaç olmayacak kadar pembe olsun yanaklarımız bu yıl. Kırılmasın o tırnaklar hiç, vitaminimiz eksilmesin hiç bu yıl. Bazen biz evde öylesine toplarız o saçı, mükemmel olur o saç, bi daha öyle toplayamayız o saçı… Hep o ev hali gibi mükemmel olsun o saçlar bu yıl. Karnımızı içimize iyice çekebilmek için güçlü olsun ciğerlerimiz bu yıl. Bütün insanların kafalarından geçen adsız sansız melodileri ve şarkıların bütün gün hatırlanamayan ilk dizelerini hatırlayabilecek kadar güçlü olsun hafızalarımız. Sabah yüzümüzdeki yastık izinden başka kırışığımız olmasın bu yıl. Topuklu ayakkabı olmadan da güzel görünsün bacaklarımız bu yıl.

Sırada mutluluk, huzur, bol kahkaha var. Burada kız erkek ayrıma yapmayacağım çünkü iki tarafında tanıdığı yok yukarılardan.

Yeni tanıştığın o hoş kızla/çocukla aynı kitabı okumuş olma tesadüfün olsun bu yıl. Ya tamam kitap okumuyorsan film de olur. O bi yerden tanıdık gelen güzel kız, gerçekten bi yerden tanıdık olsun, gelsin “merhaba” desin bu yıl. Final % 5 etkilesin notu bu yıl. Erkekler hep pozitif kızları sevmesin arada üzgün olabileceğimizi anlasın bu yıl. O “siyah salaş t-shirt” bütün erkeklerde Kıvanç’ta durduğu gibi dursun bu yıl. Sadece yılbaşı geceleri değil her geceleri Victoria’s Secret Fashion Show gibi olsun şu yurdum erkeklerinin bu yıl. Kızlar baş başa yemek yemek istemesinler bu yıl, derbi zamanlarını bilsinler, aramasınlar o saatlerde bu yıl. Erkekler “Kimdi o kız?” sorusuna “bir arkadaş” diye cevap vermesinler bu yıl, uzun uzun açıklasınlar… Bkz. “ Tatlım adı; bla bla, bizim okulda. Hani bla bla var ya onunla çıkmıştı bi ara, daha sonra beni eklemiş Face’den bir iki kere konuştuk bak mesajlar duruyor, ama öyle ciddi bi şey değil, sonra geçen gün… Ondan sonra… Ayrıca şişko, zaten ben esmer sevmem bilirsin.” Çocukluk fotoğraflarından bu yana değişmeyen gözlerini biri fark etsin, resimlerine bakınca bu yıl. Dün geceyi hatırlamadığın bi kaç sabahın olsun bu yıl, telefonunda bi kaç aranmaması gereken numara aranmış olsun bu yıl. Kızların hepsi güzel yemek yapsın bu yıl, beyler hep “eline sağlık” desin bu yıl. Kızlar  “O” kızdan daha güzel olsun, erkekler  “O” çocuktan daha iyi olsun. “Niye onunla birlikte?” sorusuna “Seni hak etmiyordu zaten” diye cevap veren bi arkadaşın olsun yanında bu yıl. Birlikte yaşlanan insanların müthiş sırlarını anla bu yıl. “Someone like you” acıtmasın canını bu yıl, bakma sen vardır Adele’de bir sürü sevgili öyle hüzünlü klip çekmeyle olmuyor bu işler.

Gelelim bol paraya…

İsteme bunu ya, gelirse gelir gelmezse gelmez. Yukarıdakiler yoksa sende, fark etmez cebinde 20 mi var 50 mi var. Tamam ya peki of olsun bol paran bu yıl. Kızlar o vitrindeki 20 cm topukluları alabilsin, o el kadar çantaya dünyanın parasını verebilsin. Beyler o arabaya binebilsin. İstanbul, Londra ya da New York’ta, O lüks Residence’da… Altlarında eşofman altı, buzdolabından portakal suyu alıp dolabın kapısını ayağıyla kapatıp, muhteşem şehir manzarasına bakabilsin, ev minimalist döşenmiş olsun gitmesi gereken bi davet olsun, helikopter hazır olsun bu yıl.

 Bak şimdi bunlar hayal. Her şey senin istediğin gibi olmayacak yine bu yıl. Ama her şey senin istediğin gibi olsaydı isteyecek bir şeyin kalmazdı dimi, doğum gününde mum üflemenin bi anlamı olmazdı bu yıl. Yine doğum günün gelecek bu yıl unutma. Sen yaşından genç dur bu yıl, aşk olsun bu yıl, 1–0 olan her güzel şey 2–0 olsun bu yıl. Düşünme “Yeni yılını kutlasam mı acaba?” diye. Kutla boşver, belki 2012’yle birlikte O da değişir. Yukarıdaki dileklerden bi kaçını yaz yolla. Bi kaçı da sana gelir belki bu yıl.

Işıl yine yazsın bu yıl, boğazını düğümleyen bi isim olmasın bu yıl.

Batman!

Ben hep bi “Dark-side” aramışımdır insanlarda, kendimde. İçinde karanlık tarafı olan insanlar hep daha çekici gelmiştir bana. Daha dürüst gelmiştir. Bi hikâyesi varmış gibi gelir. “Çok iyi çocuk”ları sevmedim ben hiç. Arkadaşlarıyla hiç tartışmayan kızlar itici gelmiştir bana hep. Her zaman gülümseyen insanlar bana yalancı gelmiştir hep. “Cım-cim” ekini kullanmam ben pek. “Sabricim, Alexcim” soğuk gelmiştir hep. Bi insanı herkes severse ben sevmem genelde. “Onu herkes sever” cümlesi gerçek olamayacak kadar düzgün, kusursuz. Dante’nin İlahi Komedya’sını okudun mu bilmiyorum gerçi sen bu bloğu okuyor musun onu da bilmiyorum, neyse Dante Cehennemi nasıl tanımlıyor biliyor musun? “Samimiyetsiz yakınlık.” Yanarsın.

Şimdi diyorsun başlığı “Batman” koydun açtırdın bize yazıyı başladın Dante falan… Kim ki lan o?

Şimdi bu The Dark Knight Rises’in Trailer i yayınlandı ya, benim kafa 2 dakika boyunca gitti geldi yine başka yerlere. Farkettim ki aslında biz yüzde yüz iyi, masum insanlar olmak istemiyoruz. İzlediğimiz filmlere okuduğumuz kitaplara bak, yerlerinde olmak istediğimiz karakterlere bak hiç biri o kadar masum değil. Bak şimdi;

3 yaşındayken sadece Pamuk Prensesi, Külkedisini, Uyuyan Güzeli biliyorsun. Bildiğin tek erkek mesleği “prenslik”, dışarıda hepsinin saçı altın sarısı sanıyorsun, hepsi 1,86, omuzlar geniş, sırtlar yelken sanıyorsun, hepsi “iyi” insanlar sanıyorsun. Esmer ve farklı olan bi tek “Ken” var o da “Barbie’ninki” zaten. İster istemez hayal kahramanın O oluyor.

Erkekler içinde aynı şey geçerli. 6 yaşına kadar bütün kızlar sarı ve uzun saçlı sanıyorlar. Hepsi fedakâr, hepsi kabarık etek giyiniyor, hepsi ince belli, hepsiyle sonsuza kadar mutlu yaşanır sanıyorlar… Hayal kahramanları O oluyor.

Sonra büyüyoruz kahramanlar değişiyor, “Backstreet Boys ve Nsync” kuruluyor, fark ediyoruz ki şarkı söyleyip dans eden saçlarının önleri uzun erkekler de çekici olabiliyormuş. Bu salaş hali prenslere tercih ediyoruz. Hayal kahramanları değişiyor. “Spice Girls” kuruluyor bizim külkedisine âşık olanlar fark ediyor ki Geri Halliwell baya iyi… Kızıl bi kere kız… “Sarışın da neymiş” demeye başlıyorlar. “Ayrıca kız dediğin biraz balıketli olacak” cümlesi giriyor hayatlarına. “Aslında belki o kadar hanımefendi olmasa da olur hani prenseslik bi yere kadar insan biraz “fun” istiyor demeye başlıyorlar.” Hooop hayal kahramanları değişiyor.

Sonra biraz daha büyüyoruz artık karşı cinsi beğenirken kendi cinsimizden de rol model aramaya başlıyoruz kendimize… Kızlar “The Notebook” izlemeye başlıyor. Ryan Gosling’e âşık oluyor. Varsın olmasın parası, varsın ailesi fakir olsun bi göz oda yeter bize, aşk her şeyin üstünde demeye başlıyorlar. Hee. Bi yandan Dawson’s Creek izliyorlar. Joey’i gibi olmak istiyorlar ( Katie Holmes). Ryan’nın yanında Dawson’nı da beğenenler olur o dönemde. O da aynı kafadan, ikisi de aşk konusunda beceriksiz. Kızlar o zaman görmez bunu. Ben gördüm. Oldum olası sevmedim Notebook’u, erkek dediğin çeker alır kızı. Neyse.

Erkekler için bi dönem açılıyor. “The Godfather” izlemeye başlıyorlar. “Gerçek birer erkek olmak” niyetleri. Michael tek idolleri oluyor. Aslında “Ken” olmanın adamlık olmadığını anlıyorlar. Haaa bide tabi izleyenler bilir Michael’ın Sicilya’da sürgündeyken evlendiği kızı beğenmeye başlıyorlar. Esmer, masum, korunmaya muhtaç, ürkek.

Sonra Bruce Wayne ile tanışıyoruz. Kızlar biraz yorulmuş romantik güçsüz erkek triplerinden. Hem sevsin hem güçlü olsun istiyorlar. Körü körüne bağlanmasın, yeri gelince kızsın kavga etsin içinde biraz kötülük olsun. Bu her ne kadar Hollywood dünyasında Batman’e denk gelse de Türk televizyonlarında Seymen Ağa’ya denk gelir. Her neyse, işte biraz mesafe aramaya başlıyor kızlar. Ulaşılmazı sevmeye başlıyor, yeri gelince lafını da söylesin bi ortamda parlasın ama gerçek bi centilmen olsun yanındaki bayanı parlatsın. Erkekler mi? Onlarda Bruce Wayne’ni beğeniyor içten içe… 21.yy’ın Michael Corleone’si bi anlamda. Dertleri Batman değil. O küçükkendi. Küçükken Batman olmak istiyorlardı. Süper kahraman. Şimdi amaçları birilerini kurtarma değil. Hayatta kalmak amaçları. Şimdi Bruce olmak istiyorlar. Güçlü olmak. Kas gücü değil. İktidar, otorite. 5 yaşındayken Batmobile istiyorlardı. Alttan silah atsın, kanatlansın uçsun, non-fat filtre kahve yapsın. Ama şimdi lamborghini murciélago lp640 istiyorlar. Bruce’unkinden. Ama bi şeyi unutuyorlar. Bruce’da âşık, Rachel’a. Filmi bilen bilir. Ne kadar güçlü olursan ol, karizmatik, mesafeli, yakışıklı… bi erkeği bi kadının aşkı kadar çekici yapan ikinci bi şey yok. Rachel çekti gitti, Batman bitti. Siyah takım elbise değil seni adam yapan.

Gelelim içimizdeki kötüye… Büyüdükçe o masallardan vazgeçtik gördünüz mü? Masum yüzler yerini mesafeye bıraktı, altın sarısı saçlar koyulaştı, tamam boylar kısalmasa iyi…1,86 ideal ;) Ama o kötüyü seviyoruz biz. Hiç birimiz pamuk prenses olmak istemiyor, Angelina Jolie olmayı tercih ederiz. Tamam, Jennifer Aniston gerçekten iyi birine benziyor ama ne biliyim sanki bişi eksik… Angelina’nın o damarlı elleri sanki daha çok şey anlatıyor. Arada gece uyku tutmayınca terasta bi sigara içiyordur belki bişi düşünüyordur. Yalın ayak soğuk betona basıyordur. Nefret ettiği biri vardır sanki. Herkesi sevmez, sevgisi daha gerçektir sanki. Erkekler Spider-Man olmayı tercih etmez bence. Bi kere kostüm çok renkli, belli kişiliği eğlenceli. Bi erkeğin yüzünde bazen hüznünü görmen lazım. Ne biliyim Batman’nın kostümü daha bi cool sanki. Sanki Batman bazı geceler bi bardak viskiyi bitirene kadar, onu bir sürü şey bitiriyor gibi. Sanki Batman bu kadar siyah olmak istemiyor sanki elinde olsa atlayacak Batmobile’ine, Alfred’e; “ben gidiyorum” diyecek, yol nereye Bruce oraya… O da sıkıldı Gotham’dan deniz kenarı istiyor biliyorum. Malikânelerde gözü yok bi göz oda yeter, yeterki iki kadeh koysun masaya… Ama gel gör ki;

Bana Joker’imin bir oyunu mu bu
Aldı sevdiğimi verdi zulmümü,
Dünyaya doymadan göçüp gideceğim
Yoksa Gotham’ın kanunu mu bu?

 

 

 

 

 

Ciddi bi şey yok ya, Takılıyoruz.

-Vayyy kız güzelmiş oğlum, kim?

-Kimse değil ya…

-Akşam geliyorsun dimi halı sahaya?

-Geliyorum geliyorum, 11 dimi?

-11, geç kalma oğlum karşı takım ayar ediyor adamı sonra, hadi la görüşürüz.

-Eyvallah. Kim lan onlar! …

Bakıyorum bir gülümsediniz,  diyalog tanıdık geldi heralde. Bak aynısının tıpkısının kız versiyonu da şu;

-Geçen gün yemekte bi çocukla gördüm seni, kimdi o ya baya yakışıklıydı?

-Offf sorma, evet öyledir hehehe :).

-Eee çıkıyor musunuz?

-Ya aslında öyle bir şey yok daha. Ama ne biliyim hani görüşüyoruz falan hatta geçen gün şöyle bir şey oldu…

-Ohaaaa, yarın bi yemek yiyelim de anlat kızım uzun uzun merak ettim.

-Evet, canım ya, benim de konuşmaya çok ihtiyacım var. 

????

Şimdi gel, bu iki kafayı aynı yastıkta kocatmaya çalış. “Takılıyoruz” Nereye takılıyorsun? Yavaş takıl.

Bak erkek olmak kolay. Şimdi bana kızıyorsunuz nesi kolay diye ama valla kolay oğlum. Cumartesi günü bir arkadaşım söyledi “Bak Işıl sen sonuca 27 adımda ulaşıyorsun, O üç adımda” (Bacakları daha uzun olduğu için değil) Haklı. Çok düşünmüyor erkekler, düşünemedikleri için değil, burada klasik “kız edebiyatı” yapmayacağım çünkü inanmıyorum. Biliyorum aptal olmadıklarını. Aptal olsalar âşık olmazdım, olmazdık bence onlara. Ya da sevmeseydik o yarı şapşal hallerini, çıkmazdık o yemeklere kızlar kabul edin. Ama işte bi taraf o kadar önemsemezken ya da önemsese bile herkese anlatmazken, bu taraf çok büyütüyor. Bunun üstünden depresyona girmeyi, ağlamayı seviyor. Herkese akıl danışmayı, her mesajı beş kere okumayı seviyor. Adam yazarken iki kere bile düşünmedi o mesajı. “tatlım” yazdığından haberi bile yok çocuğun düşünme üstüne takılma oraya geç.

Gelelim şu “takılma” işine. Bu çağımızın yeni ilişki statüsü. “In a relationship” içinde çok fazla sorumluluk ve trip barındırıyor dimi?

Sabah uyanınca mesaj at; “Günaydın canım”.

“Okulda mısın?”

“Yemek yiyelim mi öğlen?”

“Ben gelmem sen git canım” ( bak bak tribe gel, atarlı mesajın sonuna konulan dengeleyici “canım” bile etkisiz)

“Sen bilirsin” ( bu favorim!)

Biliyorum genç adamsınız “ciddi” bir şey yaşamak ağır geliyor. Kızlara da bakmayın “ciddiyet” hastası değiller. Onlar da her dışarı çıktıkları zaman “Ne içiyorsun? Araba aldın mı? Kim bırakacak seni eve? Kim o resimdeki çocuk, kolunu atmış sana?” gibi sorulara cevap vermek için yanıp tutuşmuyorlar. Kızlar sadece âşık oldukları adamlarla gerçekten birlikte olmak isterler, onun dışındakileri görmezler bile. Bu soruları O sorsun isterler, sadece O’na cevap vermek isterler. Beyler için durum biraz daha farklı tamam aşk iyi hoş da yani  “biz de 20’li yaşlarında insanlarız”

Gel gör ki etrafta bir şeylere isim koymak istemeyen bu kadar kız varken, ben erkek olsam ben de “takılmayı” seçerim. Sabah mesaj yok, okulda karşına çıkma olasılığı yok, doğum gününü hatırlama lüksün yok, hatta şanslıysan aynı şehirde bile yok. Tek taraflı kızıyoruz bazen erkeklere ama haklılar bazen, her zaman değil ama bazen.

Ama işte âşık olunanla yanında olan aynı olmaz çoğu zaman. Hele âşık olunanın yanında başka biri varsa durum iyice kötüye gider çoğu zaman. İster takılsın ister takılmasın zor gelir sana. O çoktan 3. adımı atmıştır bitirmiştir yarışı senin önünde daha yirmi adım vardır. Evet, haklısındır, senin cidden konuşmaya ihtiyacın vardır. Ama susarsın bazen, eğer biliyorsan erkek kafasını, yazıyorsan böyle şeyler, yazarsın ama susarsın bazen.

Şimdi sorsak 10 erkekten 8’i “bence takılmak iyi yani bir şey yok” der. Ama biliyorum, hiç biri birileri “kız kardeşleriyle” takılsın istemez. Ne güzel takılsın işte kız niye laf ediyorsunuz? Aynı 10 erkekten 8’i “aşk olmadan seks çok anlamsız bence” de diyor. Herkes yalan söyler. Biz de söylüyoruz. “hayır” diyoruz mesela. En büyük yalan! ;)

Hatunların efendi adam yerine piç tercihi!

“Ya o çocuk çok iyi biri, sevgili olunmaz arkadaş olunur onunla”

Bu cümle var. Bu cümleyi kuran var, kurulur, kurdum.

Böyle düşündüğü için; “bundan 5 yıl sonra çok pişman olacak”, “anlayacak anlayacak o da ama çok geç olacak” falan gibi şeyler düşünüyorsunuz ya siz şimdi. Yalan, kandırma kendini. Hiçbir kız “bad boy” a âşık oldu diye pişman olmaz, bakma sen öyle görünüyoruz, ağlıyoruz falan da ne demiş Ajda: “Yalancı ama tadı da başka”.

Aynı şey erkekler için de geçerli hiçbir erkek “düzgün hatun yerine bitch tercihi” yüzünden geceleri yastığına sarılıp ağlamaz… Ya da tek gecelik ilişki dönüşü dizlerini karnına çekip bir köşe de kaldırıma oturup pişmanlığını yaşamaz. Ne pişmanlığı la zaten;

“Genç çocuk bu yaşta yapmayacak da ne zaman yapacak!”  

Twitter’da bile var ya yeni kampanyanız neydi adı “Türk kızları gitsin Boşnak kızları gelsin” Ben bir şey derdim de… Neyse sustum tamam.

Bak şimdi; çikolata da zararlı kilo yapar, antep fıstığı mesela yersin sonra al başına bela her yer sivilce. Der misin peki sen “canım kahvenin yanında çikolata yemek istiyor ama hayır yemeyeceğim kereviz saplarım var çantamda ben bugün onları yiyeceğim” Yanlış anlama beni, efendi adam kereviz sapı değil gözümde :)

Ya da “genç adam” sın mesela. Bir Pazar akşamı; elinde biran, yanında kankaların, önünde maçın mı olsun istersin yoksa kalın bir cilt Victor Hugo, bir okuma lambası yeter mi sana? Hee yeter. Aslında Hugo’yu seçsen o benden önce söylemiş, ağzımızın payını vermiş. Demiş ki, sen şimdi maçtasın çünkü yazıyım ben “iyi bir kadınla iyi bir erkek birlikte değildir. Çünkü kadınlar, kötü erkeklere âşık olup iyi erkeklerle dertleşir.”

Heyecan arıyoruz ikimizde. Biliyorum. Ama işte biz kızların şöyle bir sorunu var siz erkekler daha güçlüsünüz bu konuda. Siz geride bırakabiliyorsunuz. Let it go. Siz hayatınız boyunca pek çok “bad girl” le takılırsınız ama biz kızların kalbi o kadar dayanıklı değil.

Bizim hayatımızda genelde bir tane “bad boy” olur. Sonra biz bütün erkekleri öyle sanmaya başlarız. Aslında dışarıda sana efendi gibi davranacak, arayınca telefonunu açacak, mesaj atınca cevap verecek, gerçekten sana değer verecek olanlar var ama görmezsin çünkü sen istersin ki, “o kötü çocuk sadece seni efendi gibi sevsin, herkese piçlik yapsın, şerefsizin önde gideni olsun ama bir tek seni efendi gibi sevsin, bir tek seni sevsin. Efendi adam herkese efendidir, kimseye yanlış yapmaz. O zaten herkesi efendi gibi sever, o zaten herkesi sever”

Sizde biraz öylesiniz aslında. Yoksa şu meşhur “Pavyon batağından çekip kızı alma” hikâyesi niye var sanıyorsunuz? Siz de istiyorsunuz ki siz de sanıyorsunuz ki o kötü kız bir tek size yapıyor yaptıklarını. Ne yaptığı bana düşmez. Nasıl biz o “bad boy” lar için özel olamayacaksak asla siz de hiçbir zaman bir öncekinden farklı olmayacaksınız o “bad girl” ler için.

 Ama ne demiş Sezen? “Masum değiliz, hiç birimiz” kimse boşuna “kötü” olmaz. Vardır bir yarası vardır geçmişte ona yapılan bir şerefsizlik. Ama hepimiz insanız okurken içinizden dediniz ki; piçler, başkalarıdır. Kötüler asla biz değiliz. Yapmayın. Hangimiz biraz piç değiliz ki?

El Clasico!

Futbol baya erkek işi. İster Galatasaray- Fenerbahçe derbisi olsun. İster El-Clasico.

Şimdi bu iki maç da peş peşeydi ya bu hafta, biraz arkadaş baskısı biraz baba baskısı izledim maçları. Öyle anlamam futboldan ben. İşte bir gol oluyor arada. Bir sarı bir kırmızı, taç, ceza sahası, yan hakem o kadar… Oyun devam ederken ben kendi hayatımdaki kırmızı ve sarı kartları düşünüyorum… Uzatmaları, başına bir şey gelmemiş olmasına rağmen yere atlayanları. Değişen oyuncuları yerine gelenleri… Bildiğin bir hayat kuruyorum 90 dakika…

Şimdi erkeklere aşkı anlatmak zor geliyor ya biz kızlara, anlamaz onlar diye düşünüyoruz… Seks, para ve futbol tüm dertleri diyoruz ya. Ben hayatımda bu kadar her şeyi anlayan ama bu kadar anlamaza yatan ikinci bir ırk görmedim. Niye biliyor musunuz? Çünkü aşk da bu kadar zaten. “futbol.” Bununla anlatılır aşk, anlatacağım.

İki kişiyiz, ben Real Madrid sen Barça. İkimiz de iyi oynuyoruz oyunu. İkimizi de sevenler var. İkimizden de nefret edenler var. İkimiz içinde iyi yorum yapanlar var kötü yorum yapanlar var. İkimizin de eksik yönleri var, arada birbirimize özeniyoruz. Sende Messi var mesela bende Ronaldo. Farklı yeteneklerimiz var yani. Ben yazı yazıyorum mesela, sen komiksindir belki.

Kafalarımız da farklı çalışıyor. Oyun sitilimiz farklı. Niye? Çünkü seni Josep Guardiola yönetiyor beni Jose Mourinho. Jose; daha klasik, daha soğuk, daha mesafeli, öyle çok sevinmez çok üzülmez biraz tepkisiz. Çok sevmezler onu ama gözlerine baksan anlarsın ne düşündüğünü, biraz itici biraz rahatsız edici. Kışkırtıcı; “We intend to play like men and not fall on the ground at the slightest touch”

Josep; daha samimi, şık, daha hareketli, daha hayat dolu sanki. Tamam, biraz Soner Sarıkabadayı gibi giyiniyor ama iyi yakıştırıyor. Takımı yenince yemek ısmarlar, daha insancıl. Otobüste Coldplay dinletir. Dışardan bakınca daha çok sevilir.

Bu yüzden farklıyız işte. Ee tabi bu yüzden de 90 dakika ikimizin de istediği gibi geçmeyecek. Sen daha çok eğlenmek isteyeceksin ben de eğlenelim ama biraz da ciddi olalım isteyeceğim. Bakma sen ben her maçta böyle olmuyorum ama hani Real için Barça farklıdır ya ne biliyim öyle işte. Bilmem belki Barça için Real sıradandır.

 Maç başlar, biraz ben düşerim biraz sen düşersin. Aslına bakarsan insan olarak ikimiz de iyiyiz ama oyun işte sen kazanmak istiyorsun ben kazanmak istiyorum. Kimin için kazanmak istiyoruz bilmiyorum. Aslında takım umurumuzda değil sadece sonrasını düşünüyoruz. Alacağımız parayı ya da ne biliyim soyunma odasındaki azardan kaçıyoruz. Hayata uyarlarsak eğer, geleceği düşünüyoruz. Şimdi ne kadar iyi oynarsak gelecekte kredimiz o kadar yüksek olur. O kadar iyi kazanırız hem aşkta hem kumarda. Hem para kazanırız hem iktidar. Ama oyun işte bu, bazen kırmızı gelir önümüze çıkar birileri oyundan, ya da sen oyuncu değiştirirsin. Ben biraz üzülürüm muhtemelen, sıkıldın demek ki aynı oyunculardan oyun tarzından yeni bir şey arıyorsun.

Yenileri girer hayatımıza, oyunumuza… Ama hiçbir şey ilk kadronun yerini tutmaz. Unutma ancak işler yolunda gitmiyorsa oyuncu değiştirirsin, yeni bir soluk için. Aslında aklın hep ilk 11’dedir. Herkeste onu ararsın.

 Bazen yorulurum oynamak istemem “yeter” derim artık. Hiçbir şey yokken atarım kendimi yere. Aslında sen ceza al diye yapmıyorum. Yoruldum, içten içe istiyorum gör acımı üzül biraz. Yok, kırmızı kart çok ağır çıkıp gitme oyundan ama belki bir sarı iyi gelir ne biliyim aklın başına gelir belki.

Bazen de sonunda “bu oyun” biraz uzasın diye durdurursun oyunu. Aslında amacın hakeme karşı çıkmak değildir. Son bir 3 dakikadır. Son bir 3 saat, son bir 3 hafta…

Maç biter. Herkes skora bakar. Kaç attık kaç yedik. Bütün 90 dakikayı görmez kimse. Sanki hiç oynanmamış gibi gelir. Kim sahada iyiydi kim çok yara aldı, kim çok terledi… Kimsenin umurunda olmaz. Sen ve bende sanki bizim de umurumuzda değilmiş gibi davranırız. Kazanan biraz sevinir, sonra iki taraf da soyunma odasına gider. Unutma sonunda ikimiz de aynı yere gideceğiz.

Ve gün gelecek eğer şanslıysak, bırakacağız oyun oynamayı, yaşlanacağız çünkü. Ben Real Madrid’in başına geçeceğim belki sen Barça’nın. Biz oynatacağız bu sefer biz vereceğiz taktik. Bazen oyunu izlemeyeceğiz dalacağız bir yerlere. Ben ister istemez sevineceğim sen “false-nine” uygulayınca, benden öğrendi diyeceğim, unutmamış beni.

Hani çok sonra zaman geçer de kaybeder ya, işte o zaman dökülür dudaklarından, itiraf edercesine.Ne gözümü alabildim oyunundan, ne göze alabildim seni yenmeyi.

Futbol basit oyun. Ben izlerken biraz karmaşık hale getirdim kafamda. Aslında hiçbir şey o kadar basit değil. Sen basit hale getiriyorsun kafanda. Her şey kafanda aslında. Babam muhtemelen dün benimle maçı izlerken benim bütün bunları düşündüğümü tahmin etmedi. O sadece güzel futbol izledi. Basit düşündü. Ama biliyor kızını, kreşte “Baba; sonbahar, kış, ilkbahar, yaz diye dizilmiş ya bunlar. Kesin bu sırayla mı gelirler?” diye sorduğumdan beri biliyor kafa karışıklığımı.

En azından futbolda kurallar var. Biri birini yere atınca, biri birine zarar verince, haksızlık yapınca müdahale eden var. Yalnız değilsin sahada. Hayat daha zor, gerilla. Kural yok, acımak yok. Kimse pozisyonları birkaç kere izleyip kim haklı diye bakmıyor. En kötüsü 90 dakikadan daha uzun sürüyor bu oyun gerçekte.

Ama beyler biliyorum içten içe hepiniz Barça’nın bir parçası olmak istiyorsunuz ya da Real’in. Pes oynarken biraz yaklaşıyorsunuz bu hayale, R1 e basınca daha bir gaza geliyorsunuz. Kafa gerektirmeyen bir işim olsun, ben en iyi olayım, çapraz askılı bir Louis Vuitton çantam olsun, havaalanında havam olsun, çok param olsun, vücudum iyi olsun, Irina Shayk benim olsun.

 Ama ikimiz de bir Alex değiliz unutma.